16 Kasım 2014 Pazar

İki "Fakir"in Hikayesi...




Jose Mujica...

Şirin orta Amerika ülkesi Uruguay'ın devlet başkanı...
3,5 milyonluk ülkesi bizden zengin! Kişi başına 16,500 dolar düşüyor. Bizde 15,300 (ppp)

2009 yılında 52% oyla iktidar oldu...
79 yaşında bir Ateist...
9 yıllık evli...
Çocuğu yok...
Çok fakir bir çiftçi ailenin çocuğu...
Militan bir devrimci...
13 yılını faşist iktidarların soğuk zindanlarında geçirmiş...
Başkanlık sarayında yaşamayı red etmiş...
Karısının şehir dışındaki minik kulübesinde yaşıyor...
Beraber çiçek yetiştiriciliği yapıyorlar...
1987 model bir kaplumbağası var...
Şöförü yok...
Koruması yok...
12,500 dolarlık maaşının 90%'nını bağışlıyor...
Kalan 1,250 dolarla yaşıyor ve diyorki:
"Bu kadar parayla idare ediyorum...aslında idare etmek zorundayım çünkü bundan çok daha az parayla yaşamak zorunda olan Uruguaylılar var."
Ülkesinde içki ve esrar serbest...
İnsani gelişim indeksinde 51 sırada...
Basın özgürlüğünde 37 sırada...
Kürtaj ve eşcinsel evlilik serbest...

Jose Mujica demiş ki...
"Uyum içinde yaşamamızın yolu herkesin kendisi gibi olması ve kendi kriterlerini başkalarına dayatmamasıdır"
"Alkolizm de dahil olmak üzere biri hariç tüm bağımlılıklar kötüdür. Tek güzel bağımlılık aşktır. Geri kalan her şeyi unutun."



Recep Tayyip Erdoğan

Malum ülkenin malum başkanı....

2014 yılında 52% ile Cumhurbaşkanı oldu...
60 yaşında sıkı bir "mümin"
36 yıllık evli...
4 çocuğu var...ellerinizden öper...
Kasımpaşa'da fakir bir ailenin çocuğu olarak doğdu...
Gençliğinde radikal islamcı gruplara üyeydi...
4 ay hapis yattı...koğuşunda derin dondurucu, buzdolabı, çamaşır ve bulaşık makinesi, çalışma masası, oturma grubu ve şofben koydu...
Cumhurbaşkanı olduktan sonra eski "Pembe Köşk"te kalmayı red etti...
1 milyar 370 milyon liralık şahane bir saray yaptırdı kendine...
Hey ay 700.000 bin liralık elektrik faturası var...
400 milyon liralık bir uçak aldı...
4 zırhlı araç, 1 jammer ve 10 sivil araçlık bir konvoyu var...
Herhangi bir yerde konuşma yapacaksa 1000 kişilik bir ekip tarafından korunuyor...
14.000 liralık Başbakanlık maaşı, Cumhurbaşkanı olunca 27.000 lira olmuş...
Geçen yıllarda Almanya Devlet Başkanına,  "Başbakanlık maaşı ile geçinemiyorum. Ticaret yapmasam aç kalırım. Siz ne kadar alıyorsunuz?" demişti...
Aç kalmamak için bol bol, aile boyu ticaret yapıyor...En alasından, her türlüsünden...
Ülkesi insani gelişim indeksinde 90.sırada...
Basın özgürlüğünde ise durum daha kötü...154. sırada
Kürtaj kısmen serbest, eşcinselliğin adı bile yok...

Recep Tayyip Erdoğan demiş ki...
"Kızlı erkekli öğrenci evi olmaz! Valilerimize talimat verdim, gereken yapılacak!"
"Her içki içen alkoliktir! AKP'li ise değildir!"
"Ben Taksim'e ne yapacağımı çapulculara soracak değilim!"
vs...
vs...
vs...


İkisi de fakirdi...biri hala fakir...hem de çok fakir...çirkin derecede fakir...
Hem gönlü fakir...
Hem aklı fakir.



10 Kasım 2014 Pazartesi

Karşı Devrimi Karşılıksız Bırakmanın Anahtarı Atatürk'ü İnsanlaştırmaktır.

Atatürk'ün en büyük başarısı, yüzlerce yıllık Osmanlı yozlaşmasına maruz kalmış, aklı rehin alınmış, kendini ümmet olarak tanımlayan bir topluma "Ulus", toplumu oluşturan her bir insana ise "Birey" olmayı öğretmek konusunda aldığı yoldur. Bunu döneminin şartları içinde yapılabilecek en yumuşak şekilde yapmıştır...ki onun bu yöntemleri bugünün değerleri için kuşkusuz çok serttir. Ancak durumsal ve dönemsel yargılara sahip olmamızı sağlayan yine onun bize öğrettikleridir. Eleştirmeden önce yapılması gereken onun döneminde dünyada yaşananları okumak bilmektir. Sözde dünyanın en medeni, en demokrat ülkeleri dahi sömürgelerinde sonsuz kıyımlar yaparken, onun ölümünden bir kaç yıl sonrasında koca koca mağrur devletler birbirine endüstriyel savaşlar açıp, toplu katliamlara girişirken, kibrit ucu kadar hassas dengelerin olduğu Anadolu topraklarında bir ulus yaratmak kolay değildir. Elbette onun takipçileri, onun kadar bilgili ve muktedir olamamışlardır ve devrimlerini aşındıra aşındıra, suistimal ede ede günümüzdeki berbat duruma kadar getirmişlerdir. Adına "Yeni Türkiye" dedikleri bu ucubenin Atatürk'ün 21.yy için Türkiye'ye öngördüğü organizasyon olmadığı açıktır. Ancak unutulmamalıdır, tüm bu pisliğin ve irinin temizlenmesinin yolu Atatürk'ün 1920'lerde ve  30'larda yaptığı devrimlere sarılmak, yeniden onları yürürlüğe koymak değildir. Dünya değişmiştir, hem de çok değişmiştir. Hayatta olsaydı, Atatürk gibi devrinin önünde giden bir liderin kuruluş dönemi devrimlerini, gelişim dönemi devrimlerine evrimleştireceği çok açıktır. O bir entellektüeldir ve entellektüeller içinde bulundukları topluma zamanın en ileri değerlerini gösterirler. Ben Atatürk'ün akla, mantığa ve bilime dayanan felsefesinin bir toplumun ileriye dönüşümü için bir zaruret olduğuna inanıyorum. Atatürk diktatör müydü? Kuşkusuz öyleydi...Atatürk elitist ve tepeden inmeci modernist miydi?  Kesinlikle evet...Atatürk keyfine çok mu düşkündü? Hem de nasıl!...Atatürk baskıcı mıydı? Öyle...Bugün geçmişe bakıp bunları söylemek çok kolaydır çünkü artık dünyaya farklı bir vicdan ve akıl penceresinden bakıyoruz. Aynı güncel akıl ve vicdan penceresinden günümüz liderlerine bakıldığında Atatürk'ün 1930'lardaki performansının yakınından bile geçemediklerini görürsünüz. Kabile tipi yağmacılık, talan, zorbalık, toplumu kutuplara bölmek, sonsuz din sömürüsü, ahlaksızlık güncel liderleri ve onların "Yeni Türkiye" dedikleri ucubeyi tanımlayan sıfatlar olmuştur.
Kurtuluş için Atatürk tarzı ancak farklı söylemleri olan bir devrim gereklidir. Belki yine tepeden inecektir, belki baskıcı olacaktır. Çağımızın liberallerini dehşete düşürecek kadar ürkütücü olacaktır. Ancak toplumsal zelzelenin durması için sepeti sallamak gereklidir. İçeride ne varsa tersyüz olacaktır fakat tüm taşlar yerine oturacaktır.
Bu yazdıklarım övgü mü, yergi mi diye düşündüğünüzü biliyorum. Düşünmeyin...Övgüdür. Sadece sembollerle konuşmadan, ululaştırmadan, onun istediği gibi, yani akıl süzgecinden geçirilmiş ve bir çok boyutu düşünülmüş bir değerlendirme sonucu ortaya çıkan kendimce bir övgüdür. Onu ve devrimlerini böyle değerlendirdiğiniz zaman, kendi akıllarındaki ortaçağ düzenini getirmek için onu günümüz ileri toplumların değerlerine göre yargılayıp duran ve ellerini ovuşturarak çözülüp, un ufak olmasını seyreden yağmacı tayfanın aşağılık ideologlarının bir anda boşa düştüklerini göreceksiniz. Şaşıracaklar ve çantalarında size verecek cevap setleri olmadığı için avala bağlayacaklar. Bugüne kadar bizim Atatürk'ü ululaştırmamızdan faydalandılar karşı devrimci denen bu aşağılık güruh. Onların yolunu kolaylaştıranlar ise hep sorgulamayan muhafazakar Atatürkçülerdi. Sorgulanmayan bir ululuk sembolünü yıkmanın yolu karşısına daha ulu semboller çıkarmaktır. Allah, peygamber, halife gibi. Eğer biz Atatürk'e yapıştırdığımız etiketleri sökmezsek savaşın sonu bellidir. Antitez olarak öne sürülen sembollerin çok daha kuvvetli, köklü olduğu gerçektir. Karşı devrimcilerin "Liderler korna ile uğurlanmaz, Fatiha ile uğurlanır!" argümanının toplumun geniş kesimlerinde kesin bir karşılığı vardır ve olacaktır. Korna ile Fatiha'yı yenemezsiniz. Yapılması gereken Atatürk'ü bu ucuz oyun alanından çekmektir. Dini öğretinin temeli karşıtlıklardır. İyi kötü, müslüman kafir, bizler onlar vs. Zıtlıklar olmadan zehirli ideolojilerini yayacak enstrümandan mahrum kalacaklardır. Bırakın onları kendi haline, antitez kadrosundan çıkarın Atatürk'ü ve nasıl başı koparılmış hamam böceği gibi kaldıklarını görün. Örnek mi istiyorsunuz? Bakınız ortadoğu! Bugün ortadoğu tüm aydınlanmacı, modernist felsefeyi yenmiş ve zaferin verdiği ivme ile iyice vahşileşmiş bir ortaçağ düşüncesinin esiridir. Karşısına çıkarılan veya kendi içinden çıkarılan tüm modern sembolleri yemiştir, parçalamıştır. Tüm coğrafya kana bulanmıştır ve tükenene kadar kan akacaktır. Ciddi bir İslam reformuna kadar kaos ve gözyaşı devam edecektir. Bu insan ve tabiat gereğidir. Eğer biz Atatürk'ü bu vahşi ideolojinin bir zinciri gibi tutmaya devam edersek, kudurmuş bir köpek sıfatına bürünmüş ideoloji bir asırdır yıprattığı zinciri koparana kadar debelenecek, daha kızgınlaşacak ve kopardığı andan itibaren dehşet salacaktır. Bu köpekleşmiş sıfatlara yeni, taze, kuvvetli bir zincir gerekmektedir. Onlar insan olduklarını anlayana kadar onları kontrol altında tutacak yeni bir zincir.
Peki bazılarının layık gördüğü üzere, Atatürk bu büyük İslam Medeniyetinin büyük reformisti olabilir mi? Maalesef hayır. İslam Medeniyetinin ileri doğru evrimleşmesi bir anda olmaz. Atatürk zaman kaybetmek istemediği için İslam'da reforma yeltenmemiş, İslam'ı birey seviyesine indirgeyerek kafasındaki modeli hemen uygulamaya koymuştur. Eğer takipçileri onun ideolojisini tam anlamış ve uygulamalarına devam etmiş olsaydı, hadi söyleyelim, adına demokrasi dedikleri çok partili sisteme zamanından evvel geçmiş olmasalardı, bahsettiğimiz reformun en azından bu coğrafyada gerçekleşmiş olması mümkündü. Ancak o tren kaçtı. Artık biz bizeyiz. İnsanın en ilkel formu ile karşı karşıyayız. İhtiyacımız olan şey yeni bir devrimdir. Bu kendimizi ilkele karşı korumak için gereklidir. Ortadoğu tükenip reform yaşanana kadar aydınlanmacılar korunmalı, hayatta kalmalıdır. Taptaze söylemlerle, emek, hak peşinde bir devrim gerekmektedir. Yine elitist, yine baskıcı olmalıdır bu devrim. Onyıllara yayılmalı ve geri dönülemeyecek noktaya geldiğinden emin olunana kadar sürdürülmelidir. Bu yeni devrim kendimizi İslam Medeniyetinin içinde bulunduğu kaostan uzak tutacak bir tampon olacaktır. Aksi takdirde ileri nesillere bırakacak tek bir özgürlük düşüncesi dahi kalmayacaktır. Özetle kendimizi korumanın yolu yine Atatürk tarzı, ancak söylemleri farklı yeni bir devrimdir.

1 Kasım 2014 Cumartesi

6 Maddede Yandaş Gazeteci Tanıma Kılavuzu


AKP'nin, sadece çoğulculuk prensibine dayanan zeka özürlü ve tek boyutlu demokrasi anlayışı sonucu Türkiye'nin geldiği nokta malum. Yasama, yürütme, yargı, başkumandanlık ne varsa hepsi bir kişinin emri altında artık. Ülkenin hemen tüm doğal ve doğal olmayan kaynaklarını hunharca sömüren bir 1%'lik yeni burjuva kesimi, 49%'luk bir diğer kesimi yağma düzenine sanki ortaklarmış gibi inandırmış ve onların oy desteği ile çarkını umarsızca döndürmeye devam ediyor. Çoğunlukla belediyede verilen düşük ücretli bir iş, kaçak inşaata ruhsat, kömür, yiyecek yardımı gibi kimseyi düzlüğe çıkarmayacak ancak kendisine bu kozmetik güzellikleri sunanlara bağlı kalınmasını sağlayacak ıvır zıvırla kelepçelenmiş 49%. Bu kitle kısa vadeli bireysel menfaati uğruna ülkeye yaptığı kötülüğün ne olduğunu çok da uzun olmayan bir zamanda görecek. Bundan kimsenin kuşkusu yok. Ancak yine de bir ülkenin yarısını kocaman bir yalan dünyasının içine sokup, beynini önce boşaltıp sonra çar çöple ağzına kadar doldurup sandığa göndermenin ne kadar zor bir iş olduğunun hakkını vermeliyiz. Düşünün, bu kitle Cumhurbaşkanı'nın Birleşmiş Milletler toplantısında dünya liderlerini kürsüden azarladığını sanıyor, gezi eylemcilerinin üstü çıplak ve deri pantolonla dolaştığını biliyor, İstanbul trafiğini Geziciler tıkıyor, suyunu Geziciler bitiriyor sanıyor. CHP'nin camileri kapattığını, inançlıları kurşuna dizdiğini filan sanıyor. Gelmiş geçmiş en büyük faşistlerden biri olan Menderes'i demokrat bir insan sanıyorlar. Ortadoğu'da yaşananların sorumlusunun sadece Esad olduğuna bile inanmışlar. Bir kuruş vergi vermeyen Reza çok saygıdeğer, Türkiye'nin ekonomisini kurtarmış bir işadamı onlar için :)))))

Peki bu derece manyak bir absürtlükler komedyasını gerçek sanıp sahiplenmek nasıl bir süreç sonunda gerçekleşir. Beyin yıkama teknikleri ile. Kitle iletişim silahlarını amacınıza uygun bir şekilde kullanmanız gerekir. 12 yıldır AKP bunu çok iyi bir şekilde yapıyor. Gücünü arttırdıkça daha fazla televizyon kanalını, gazeteyi, internet sitesini kendi tarafına çekiyor. Yandaş basın kuruluşu listesi her geçen sene uzadıkça, işinden kovulan veya tehditle yazılarındaki, yayınlarındaki muhalif vurguları yumuşatmak zorunda kalan gazeteci sayısı artıyor. Onların boşluğunu yeni yeni yüzler, bir acayip "yandaş" gazeteci tipi dolduruyor. Bu yandaş gazeteciler kendilerine söylenen işi öyle iyi yapıyorlarki bazen ben bile takdir ediyorum. Ancak detaylı bir incelemeden sonra aslında hepsinin birbirinin aynısı olduğu ortaya çıkıyor. Bu yandaşlar arasında, 12 yıllık dönemin son 2 yılına kadar birer "kullanışlı aptal" olarak AKP politikalarını desteklemiş ve sonradan tamamı pişman olup ağlayan, çoğu işinden olan liberal yazarlar artık dahil değil. Onlar da artık muhalif ama ne köşeleri kalmış ne televizyonlarda görülüyorlar.  Nuray Mert, Altan kardeşler, Hasan Cemal gibiler konumuz dışındalar yani. Şimdiki yazımız başından beri "yandaş" olmuş, veya bir dönem muhalifken, paranın sıcaklığının cazibesine kapılıp bir anda "yandaşlaşmış" gazeteciler ile ilgili.

1.BIYIK VEYA SAKAL



Yandaş gazetecilerin çoğunun ortak özelliği erkeklerde ya bıyık, ya sakal olması. Sakal daha çok dini inançlı olduklarının vurgusunu yapmak ve kitleleri nefretle doldurdukları "beyaz Türk" imajından olabildiğince uzaklaşmak için konulmuş. Bu fiziksel tanıma uymayan yandaşlar ise "Diğer mahallenin doğruyu görmüş aslanları" sıfatı ile en yüksek tirajlı gazetelerinin baş köşelerinde yazıyor. Mehmet Barlas, Engin Ardıç, Etyen Mahçupyan, Emre Aköz, Rasim Ozan Kütahyalı bahsettiğimiz ikinci kesime giriyor. AKP'yi destekleyen 50%, yaptığı pis işin doğruluğuna kendini inandırmak için böyle toplumsal kanıtlara ihtiyaç duyuyor. Hatırlıyorum küçükken Neil Armstrong ayda ezan sesi duymuş, müslüman olmuş dedilerdi ne hoşuma gitmişti. Salak salak inanmıştım. O zaman bana göre rakip olan bir medeniyetin çok önemli bir üyesinin doğru yolu, yani benim de inandığım yolu bulduğunu düşünmek içimi rahatlatmıştı. Bir AKP'linin, Ermeni cemaati içinde zerre saygınlığı kalmamış Etyen'nin başdanışman olmasından duyduğu gururdan farkı yok. Cayır cayır yanan kompleks ateşine atılan bir odundan başka bir şey değil bu. Ha bu arada Neil Armstrong ne müslüman oldu, ezan sesi duydu:

http://www.dunyabulteni.net/haberler/224073/neil-armstrong-musluman-oldu-efsanesi




2.BAĞIRIŞ ÇAĞIRIŞ İLE KARŞI TARAFI SUSTURMAK, ÖFKE KUSMAK DALINDA İLK 3 YANDAŞ

Bu kategoride Mehmet Metiner açık ara önde. Çağrıldığı tüm programlarda gramofon seviyesindeki kulak tırmalayan yüksek ses tonu ve  karşısında bir şeyler söylemeye çalışan meslektaşlarının daha ilk kelimesinin birinci hecesinde araya girerek kendi iç organlarındaki ortaya dökme sanatında dünyanın kabul ettiği bir yetenek. İki kelimesi, cümlesi, paragrafı hatta iki ayrı soruya verdiği cevaplar arasında bir milim bile ses boşluğu olmayan biri. Moderatör onun susmasını beklemez, ikinci, üçüncü soruyu sorar o hiç durmadan aynı cevabı verir. Bir de ana stüdyoya çağırmayıp, diğer kentteki stüdyodan bağlıyorlar ya, o tam felaket. Teknik nedenlerle ana stüdyodaki 4 kişinin konuşma gücü ile onun bağırma gücü aynı derecede oluyor. Hatta çoğu zaman o bastırıyor. Örneğin siz İstanbul stüdyosunda daha "leb" dediğinizde o "PARALEL YAPI!" diye bağırarak, Ankara'dan sözünüzü keser, millet düşmanlığı, vatan hainliği, kalleşlik kelimelerinin farklı diziliş ve vurgularından oluşmuş 985 cümle ile 7-8 dakika konuşur. Siz hala bir "Çorum" diyememenin karın sancısı ile moderatörden yardım isterken, moderatörün çaresizce size baktığını ve gözlerinden akan iki damla sinir gözyaşını görürsünüz. Eğer programınıza Mehmet Metiner'i çağırmak gafletine düşmüşseniz ömrünüzün geri kalanında ağır radyasyona bağlı karaciğer, böbrek, lenf bezi hastalıkları ile karşılaşmanız olasıdır. Psikologlara dökülecek tonlarca parayı saymıyorum bile.

Metiner'i Fatih Tezcan izler.  Sünni İslam bilgisi çokça olduğundan, aslında başka bilgisi de pek olmadığından tüm konuşma ve yazılarının Allah ve Peygamber odaklı olduğunu görürsünüz. Aslında onlar ne konuşma, ne yazıdır. Her biri bir cihat çağrısı tadındaki bu garip şeyler bir an bağımsız kalsalar, yurda dağılır her biri 5-10 tane ateist, zerdüşt, CHP'li kafası keser, onun önüne bırakır. Fatih de gururla eserlerinin eserlerini hediye olarak kabul eder, arkasındaki duvara asar.

Evet...sizi duyar gibiyim...hiç bahsetmeden geçer miyim :)))


Nagehan ve Rasim çifti Türkiye'nin gelmiş geçmiş en özel ses karakterine ve merkezi sinir sistemine sahip gazetecileri. Mesela Nagehan'ın Altan Öymen gibi olağanüstü sakin, bilgili ve deneyimli bir gazeteciyi nasıl çileden çıkarttığını adım adım incelediğinizde çok ilginç şeyler görürsünüz. Üstelik adam bildiğin yaşlı, saygı dur bari. Metiner'in her konuyu paralele getirme ısrarını aynen özümsemiş ve bol keseden kullanan bu çiftin çok zengin(!) kültür çantalarından çıkan diğer safsatalar adeta bir lokomotif edasında gelir ve stüdyoyu darmaduman eder. Üç mesai arkadaşına canlı yayında parmağını uzatıp, bağırarak "HEPİNİZ VATAN HAİNİSİNİZ!" demesi ile hedef gösterme konusunda Akit gazetesini kıskandıracak bir seviyeye erişmiş olması tüm yandaş camiasında takdir edilir ve yandaşlığın zirve noktası olarak kabul edilir. Nagehan'dan farklı olarak, Rasim'in münasebetsiz esprileri stüdyoda sık sık "ne oluyor???" havası estirir. Futbolla ilgili basit bir konuyu önce etnik kimlik farklılıklarına, ardından Ergenekon'a bağlayan ve en sonunda RTE'nin ne kadar başarılı olduğunu vurgulayan bir cümle ile biten yorumlar öyle yüksek ve inişli çıkışlı bir ses tonu ile dillendirilirki, programı seyrettikten sonraki 5 gün boyunca duyma yetiniz eski seviyesine ulaşmaz. O ses kafatasınızın içinde yankılanır, yankılanıııır, yankılanıııııır. Böyle bir durumda kulağınızdan kıllı bir kütle düşene kadar tek ayak üzerinde, kafanızı yana eğerek zıplamanız tavsiye edilir.

3.MÜTHİŞ(!) TARİH BİLGİSİ

Bunların ekseriyetinde tarih bilgisi kıt olduğu veya onbinlerce yıllık diyalektik tarihi birer instagram fotoğrafı gibi küçük hafıza kartlarında sakladıkları için, AKP öncesinde ülkenin taş devrinde olduğunu, şimdi ise Mars'a Amerika'dan önce ayak basacak hale geldiğimizi iddia ederler. Eski taş devrinin sorumlusu ise kesinlikle Askeri vesayet ve onun destekçisi CHP'dir. Beyaz Türkler denen çok okumuş, hali vakti yerinde burjuva kesimi hunharca kendilerinin rızkını yemiş, semirmiştir. Onlar hep çok aşağılık olmuştur.  80 darbesinde ezilen tek kesimin dindarlar olduğunu herkes bilir. Ancak aynı darbede CHP'nin kapatılmış olmasından, hapislerde çürüyen, işkence ile ölen onbinlerce solcudan bahsedilmez bile. Ha bi de askeri cuntanın Sünni İslam pratiklerini zorunlu din dersi olarak koymuş olmasından hiiiç haberleri yoktur nedense.  CHP Kuran'ı, ezanı yasakladı sanırlar. Her konuştuklarında AKP iktidara gelene kadar sanki ülkeyi tek başına CHP yönetmiş, 2002 senesinde çok partili sisteme geçilmiş ve millet ilk defa seçim yapıp gönlündeki partiyi ve lideri seçmiş gibi konuşurlar. 1950'den beri ülkeyi AKP'nin öncülü sağ partilerin yönettiğinin farkında değillerdir. AP, DYP, ANAP, REFAH filan hiç iktidar olmamıştır. DP ise iktidar olmuş ama memleketi 10 yıl boyunca mahvetmemiş, öyle bir kaç ay iktidarda kalmış sonra darbe olmuştur zaten. Çoğu tarihsel vurguları Hz.Muhammed ve hemen sonrasındaki savaşlardan oluşur. İttihat ve Terakki'nin yüce Osmanlı İmparatorluğunu yok etmek üzere kurulmuş dış mihraklı bir örgüt olduğunu tekrarlayıp dururlar. Halbuki İttihat Terakki'ye gelene kadar ne İmparatorluk kalmıştır ne "devlet" olarak tanımlanabilecek bir yapı. Osmanlı'nın dünyaya hükmettiğini, barışçıl olduğunu filan iddia etmeleri ile gözleri kapanır ve hırıltılar ile doruklara ulaşırlar. Bugün dünyanın her yerinde, hatta o çok sevdikleri Ortadoğu coğrafyasından bile Osmanlı'ya duyulan nefretin sebeblerini bilmezler. Gittikleri yerlerde askerleri herhangi bir isyan durumunda rahat ulaşsın diye yol, köprü yapmak ve gayri müslimlerden vergi toplamak dışında bir faaliyeti olmamış Osmanlı'nın yağmacı felsefesinin burnunun dibindeki Anadolu topraklarını bile nasıl aç, nasıl sefil bıraktığını hiiiiç bilmezler. Nagehan'ın Che Guevara'yı eli kanlı bir cani olarak anlatması ile instagram filtrelerinin artık harikalar yaratabiliyor olması arasında zerre fark yoktur.

Yandaş bir televizyonda 3 yandaşın engin tarih bilgisi...

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/200403/yandas-tvde-3-yandasa-tek-basina-kafa-tumak

Aha yandaşın Che bilgisi...

http://www.youtube.com/watch?v=ktixznPktO4

RTE 6-7 Eylül olaylarını CHP zamanında oldu sanıyor...

http://www.youtube.com/watch?v=3mc0trRL9C0



4.KOMPLO KOMPLO ÜSTÜNE!

Ezelden beri düşman olan ve iki dünya savaşı çıkartmış daimi Habil ve Kabil kardeşler Almanya ve İngiltere'nin bir olup yükselen Türkiye'yi durdurmak için müthiş planlar yaptığını ve bu planları ele geçirdiğini iddia eden gazeteci başdanışman olduğuna göre bu "komplo!" işi güzel çalışmaktadır. O zaman salla!

Soma'daki maden kazasını paralellere bağla!
20 yıldır AKP'nin yönettiği ve çözmek bir yana iyice içine ettiği İstanbul'un trafik sorununu Gezicilere bağla!
Masonlar!
İlluminati!
Durma devam et!
Dış mihraklar, faiz lobisi, beyaz Türkler! Her biri organize korkunç gruplar! Bir ara beni hayatımda sadece bir kez yakından gördüğüm ve hala tanışmadığım Mustafa Sarıgül'ün adamı yapmışlardı, hatta dönemin Başbakanının önüne koymuşlardı. O da prompterdan ne çıkıyorsa onu okuduğu için beni bununla itham etmişti. Sarıgül ve gizemli örgütüüü...vaaaay...kesin kedi kesiyoruz :))))
Cemaat tarafından hazırlanmış, pişirilmiş ve bu ufak beyinliler kullansın diye hap bilgilerle önlerine konmuş (Mesela bu şer gruplarının bilgisayarlarında "Darbede aranacaklar" isimli dosyalar filan var. Bu gruplar o kadar zeki üyelerden oluşuyorlarki darbe planlarına böyle isimler veriyorlar.)  Ergenekon, Oda TV gibi mihrakların artık geçerli olmadığını ve millet nezdinde heyecan uyandırmadığını bildikleri için çantalarından hiç çıkarmıyorlar. Çünkü önlerine artık cemaatten yalan servisi yapılmıyor. Yazık...Cemaatin nispeten okumuş komplo teorisyenlerinin, nispeten daha komplike ve gelişkin ürünleri olmayınca parmaklarını prize sokarak beyin hücrelerini canlandırıyorlar ve vücutlarının kaba bir taraflarından kendi komplolarını çıkarıyorlar. Onlar da "Geziciler musluğu açık bırakıyor!" seviyesinde oluyor ancak. Sifonu çekince döne döne gidiyor.


Gezinin hiç bir zaman yakalanamayan ajanları ile ilgili nefis bir kurgu haber...

Cemaatle araları bozulunca AKP polisinin yediği b.kların tamamını cemaate atmaya çalışan yandaş basın




5."MUHALEFET BU MİLLETİ ANLAYAMIYOR!"

He canım he...anlamıyoruz. Sen o kadar zeki, o kadar empati dolu, öyle bıcı bıcı bir sosyal böceksin ki herkesi anlıyorsun, herkesin derdine çare üretiyorsun. O yüzden bu ülkenin 50%'si senden iliklerine kadar nefret ediyor, her gün ölmeni diliyor, sokaklarda senin gitmen için her gün gaz yiyor, gözünü kolunu bacağını kaybediyor, hatta ölüyor. Çok zeki bıcırık seni.

İyi bir yandaş olmak için mutlaka ama mutlaka bu "Milleti anlamıyorsunuz" mottosunu tekrarlamanız lazım. Eteğini öptüğünüz partinin, milletin tüm dertlerini anlayacak ve çözüm üretecek kapasiteye sahip olduğunu tekrarla dur. Muhalefetin millete uzak olduğunu, üst perdeden baktığını, aynı dili konuşamadığı söyle...bıkmadan söyle...

Bu gerizekalıların en gerizekalı tarafı, bizi gerizeka, kendilerini süperzeka sanması. Sevgili YANDAŞ! Biz milletin ne istediğini çok iyi biliyoruz ancak senin gibi ahlaksız olmadığımız için çözüm üretemiyoruz, çaresiziz. Biz halkın yarısının rızkını, diğer yarısına peşkeş çekemiyoruz. Sırf bize oy versin, bizim yağma çarkımız durmasın diye siyasi rüşvet dağıtamıyoruz. Kaçak binaya ruhsat veremiyoruz, partimize oy vermesi karşılığında fakir fukara yardımı bağlayamıyoruz, kömür dağıtamıyoruz. Biz bunu yaptık mı herkes için yaparız diyoruz ama o sana oy veren 50% buna razı değil. Biz devlet kadrolarını kardeşlerimizle, akrabalarımızla dolduramayız diyoruz. Biz miting meydanlarında alkış almak için 14 yaşında oğlu taze ölmüş anneleri yuhalatamıyoruz. Biz halka "beni seviyorsan takla at" diyemiyoruz. Biz herkesin inancına duyduğumuz saygıdan bir dinin, bir mezhebine ait duaları miting meydanında tekrarlayıp durmuyoruz. Ateistlere, zerdüştlere, alevilere karşı insanları kışkırtamıyoruz. Biz milletin bir yarısını "benim", diğer yarısını ise "onlar" diye tanımlayamıyoruz! Biz 3 dil bilen Cumhurbaşkanı adayına sırf seçmenimizin  egosunu  okşamak için "tercüman" diyemiyoruz. Nişantaşında, Bağdat Caddesinde oturanları "ukala, kendini milletin efendisi sanan züppeler!" diye tanımlayamıyoruz. Milletin içkisine, kızlı erkekli yaşamasına karışamıyoruz. Biz senin gibi 5 para etmez, çapsız, ahlaksız ve yalancı yandaş gazetecilere, gazetelerin baş köşelerini, televizyonların makbul programlarını veremiyoruz.

Özetle senin o seçmeninin ne istediğini çok iyi biliyoruz ama yapamıyoruz. Bizim ahlak seviyemiz öyle bir seviyede ki, dibinde oturduğun çukurdan ne kadar yukarı bakarsan bak onu göremezsin.

Gerizeka.

6.TEKRARLA TEKRARLA! TÜRBANA ÖZGÜRLÜK! TEKRARLA!

"Türkiye daha özgür!" söylemi, her yandaş gazetecinin sıkıştığı noktada cebinden çıkarıp masaya vurduğu, lakin 12 yıldır masaya vurula vurula her tarafı yamulmuş acayip bir argümandır. Yüzlerce işsiz, hapse düşmüş gazeteci, devlet tarafından toprağın altında sokulan 13-14 yaşında çocuk bedenleri, telefonla haber yerleştirme, gazeteci azarlama ve kovdurma, gazete patronlarını miting meydanlarından tehdit etme, yıllarca ne ile suçlandığını bilmeden hapislerde yatmış, orada kanser olmuş, ölmüş insanlar, sosyal medyada muhalif düşüncesini söylediği için işinden kovulan sade vatandaşlar, "Cemevleri ibadethane değildir!" söylemleri, Tosun Paşa'nın hamam sahnesini sansürleyecek kadar yoz bir ahlak görüşü gibi bir takım istenmeyen görüntüler ortadayken "Türkiye daha özgür!" diyebilmenin toplum nezdinde tek bir inandırıcı enstrümanı kalmıştır: TÜRBAN! Ulu Mitra, ne kadar zekice! Sağolun varolun! Eğer siz bunu söylememiş olsaydınız ben Türkiye'de hiç özgürlük kalmadı sanacaktım! Halbuki tam özgürmüşüz ya biz! Türban özgürse ülke tam özgürdür değil mi? Bak yıllarca acı çektiler, ülkemizde okuyamadı kız çocukları, adamın kızı tuvalet penceresinden girdi türbanı yüzünden filan. Devlette işe giremediler, askeriyede yükselemediler. Doğru...Her kelimesine katılıyorum. Sizden ulu Mitra razı olsun. Yukarıdaki acayip antidemokratik şeyleri tek bir vuruşla yok edecek müthiş silah! TÜRBAN! Vay be! Niye biz hiç böyle düşünmedik?!! Türban özgürse ülke özgürdür. Twitter'a, face'e ne gerek var kapat gitsin, ama Türban özgürse dert değil. Mezhebi yüzünden işinden kovulan, terfisi verilmeyen, emekli edilen devlet memurlarının ne önemi var canım?! TÜRBAN özgür! Tekrarla durma! Senin hitap ettiğin o 50%'nin en büyük derdi o çünkü. Sen TÜRBAN dedikçe o kitle mutlu oluyor ve diyorki "Allah Allah? Özgürüz işte, TÜRBAN serbest. Bu anarşikler ne istiyorki şimdi, pis vandallar"...Aynen böyle diyorlar...Yakaladın değil mi empatiksizlik damarını aslan yandaş, yürü oradan!

TÜRBAN! TÜRBAN! TÜRBAN!

http://www.beyazgazete.com/video/webtv/televizyon-40/liseli-kiz-ogrenciler-ozgurce-turban-takabilsinler-247980.html

http://www.youtube.com/watch?v=y8wZZqbyqEk

Türbanlı bir yandaşın alkol karşısındaki faşist tutumu

http://www.youtube.com/watch?v=SNhZhZHzLoQ


Ey 50%, türban sadece senin kafanda değil aynı zamanda gözünde. Birazcık yukarı çektiğin gün bu yazının ne demek istediğini anlayacaksın. Sağlıcakla kal.



16 Ekim 2014 Perşembe

Mehmet Pişkin...Bir İntiharın Kitlesel İzdüşümü


Bu sabah saatlerinde yayınladığı intihar mesajı videosundan sonra hayatına son veren 37 yaşında, başarılı bir profesyonel. Videosunda anlattıkları ve yaptıkları, facebook sayfasına gelen yorumların çeşitliliği ile önümüzdeki günlerde çok konuşulacak bir olay. Tam bir balyoz. Derinden sarsan bir hikaye. Benim de dahil olduğum o "okumuş ve sosyal çevresi zengin iş insanları" kümesinin bir üyesi olması ile pek çok arkadaşımın derin bir empati kurduğu ve hayatlarına dair bir çok şeyi sorgulamasına neden olan kişi: Mehmet Pişkin


Yakında kaldırılacağını düşündüğüm video burada:

http://www.youtube.com/watch?v=y_n8yVGjF6w



Videoda yaşama motivasyonunu kaybettiğini söyleyen Mehmet Pişkin'i bizzat tanımıyorum. Ancak benzer bir yaşam eğrisine sahip olmamız, duru ve açık yürekli anlatımı,  fikir dünyasına dair isabetli tahminler yapma olasılığımı arttırıyor. Tabiki tamamını da ıskalayabilirim, olasıdır. Yakınlarının affına sığınarak başlayalım:

Mehmet modern toplumların malum "yalnızlık" hastalığına tutulmuş yüzmilyonlarca, hatta milyarlarca insanının tipik bir örneği. Muhtemelen kendisine yol olarak gösterilmiş ve şekli şemali, kuralları çoktan başkaları tarafından tespit edilmiş yaşam eğrisinin içinde yürürken bir anda neden böyle yaptığını sorguluyor ve bu eğri dışında yaşanmaya değer bir başka yaşam eğrisine geçme çabasını dahi göstermeden yaşamına son veriyor. Acaba bu çabasızlık, enerjisizlik durumu nereden geliyor? Acaba bize doğdumuz anda gösterilen ve eğer sonuna kadar gittiğimiz takdirde harika hayatlarımız olacağı iddia edilen o yolda bir vampir var ve biz yürürken bizim sorgulama ve yön değiştirmeye dair tüm enerjimizi damarlarımızdan çekip alıyor mu? O yolda ilerledikçe algılarımızın tamamını kapatan daha fazla enstrümanı, yani arabaları, evleri, daha fazla arkadaşı, zengin cinselliği, son teknoloji televizyonları, telefonları, sosyal medyayı, extreme sporları, başarı plaketlerini, gözlerinin içine bakan yeni mezun insanları, aileyi, çocuğu vs tam zamanında adımlarımızın önüne koyarak bizim dikkatimizi sürekli aynı çizgide tutmamızı ve itaatimizi sürdürmemizi sağlayan o gizemli güç nedir? Mehmet gibi iç enerjisi yüksek, araştırma, öğrenme eğilimi yüksek olan bir karakteri hangi güç seçimsiz bırakmış olabilir? Hangi güç artık onun araştırmasına gerek olmadığını söylemiş olabilir?

Belki duygusal bir nedeni var. Belki videoda açıklamadığı veya üstü kapalı değindiği bir ilişkisi sonrasında içine düştüğü durumdan somut bir çıkış bulamadı. Ancak yoğun bir acı çektiğine dair bir işaret vermiyor videoda. Daha çok büyük bir manasızlıkla yüzleşmenin hafif şaşkınlığı var. Bu kadar büyük manasızlığı sanki beklemiyormuş, ona verilen verilen sözler öyle demiyormuş da, öyle kalakalmış gibi. Yaptığı her şeyin en iyisini en yükseğini yapmayı alışkanlık haline getirmiş birinin aslında bir son büyük hırsı mıdır bu intihar? "Eğer karşıma manasızlık çıktıysa onunla karşılaşmış insanların tamamından daha büyük bir tepki vermeliyim. Diğerleri gibi, her şeyin manasız olduğunu bile bile işe gidip gelmek, yemek yemek, arada depresif şiirler, yazılar yazmak durumunda olamam. Manasızlık, Mehmet Pişkin'le karşılaşmanın bedelini ödemeli ve tam hakettiği cevabı almalı. Beni diğerleri gibi avucuna alıp her gün sıka sıka suyumu çıkaramaz. Ona bu hazzı yaşatmam!" düşüncesi midir acaba Mehmet'in aklındaki? Verilebilecek en yüksek tepkiyi vermek belli ki onun tipik davranışı. Tüm donanımı bu tepkileri verebilmek üzerine. Ve verdi o tepkiyi...

Peki, düzen buna hazırlıklı mı? Hayal edin...düzeni kuranlar ve işletenler, önümüze koydukları eğlence enstrümanları ile, ki yukarıda bunlardan bahsettim ancak siyaset, din gibi soyut kavramları da ekleyebiliriz, kitleleri istediği doğrultuda tutabileceği iddiasındadır. Özgüvenleri tamdır çünkü insanlık tarihi boyunca bu mekanizma çok az teklemiştir. İnsanların bunaldığını hissettiği anda bir yalan isyan enstrümanı daha çıkarmış ve aslında tüm mekanizmanın sadece bir dişlisi daha çevirdiğini farketmeyen bunalmış kitlelerin stresini almıştır. Sosyal medyada isyan etmek buna tipik bir örnektir. Veya sonunda egemenler tarafından çok rahat şekilde bastırılan "yumuşak" kitlesel gösteriler, yardım faaliyetleri, hararetli masa başı sohbetleri dahi bu büyük mekanizmanın birer çarklarıdır. E Mehmet bunu farkettiyse şimdi ne yapsın allasen? Madem manasızlıktan çıkış göremiyor...

Öyle mi? Mehmet'in kararına saygı duymakla beraber onun gibi düşünmüyorum. Yaşam nasıl bir mengene içinde sıkışmış olursa olsun güzel bir duygu. Nefes almanın, havayı doya doya içeri çekmemizin bir nedeni var. Vücudumuz milyar milyar hücreden oluşan bir organizma ve o organizmanın her bir hücresi, kozmosun müthiş sistematiğinin kendisine yüklediği misyonu gerçekleştirmeye çalışıyor: Yaşamak ve çoğalmak. Temelde fazlaca tesadüfün bir araya gelmesinden ibaret bir fizik ve kimya kuralları gerçekliği olduğunu düşünsemde, sonuçta böyle bir istek var her hücremizde. Yaptığımız her şey, her bir hücremizin bu güdüsünü tatmin etmek içindir. Çalışmak, iyi besinler almak, başarılı olup haz hormonları ile o hücreleri yıkamak, başarılı olmanın sonunda ideal eşi bulup onunla çoğalmak vs vs. Bu durumda ben her bir hücreme karşı sorumlu muyum? Evet öyleyim çünkü aslında "ben" yokum. Ben o hücrelerin biraraya gelerek, daha iyi yaşamaları için oluşturduğu devasa bir robotum. Ben sanal bir karakterim. Aynı Türk milleti, Hristiyan alemi gibi bişeyim ben. Bana dokunamazsın. Elini uzattığında dokunduğun sadece bir kaç yüz hücredir. Ve benim dokunuşuna verdiğim tepki, o hücrelerin kendileri ve kader ortaklığı yaptığını bedenin diğer hücrelerinin güdüsünü gerçekleştirmek üzere, evrim marifeti ile oluşturdukları iletişim yol ve yöntemlerinin kullanılmasının sonucunda gerçekleşir. Verdiğim tepki niteliği ve niceliği ise yine tüm hücrelerimin faydasını ayrı ayrı en çoklayacak şekildedir. Bu durumda ben yokum, onlar var.

Peki ben yoksam her şey manasız mı oluyor? Mehmet bunu mu düşündü. Belki...Ama manasız olmadığına inanıyorum. O temel fizik ve kimya kurallarının bizzat kendilerinin bir mana oluşturduğuna inanıyorum. Hücrelerim hayatta kalmalı ve çoğalmalı. Dünyanın ilk evrelerinde oluşan ilk canlı hücreler korkunç fiziksel koşullar altında ezildiler. Sıcaklık, zehirli gazlar, radyasyon vs. Bu yüzden tek hücreli yaşam yaklaşık 3.5 milyar yıl boyunca kendisine sağlam bir hayatta kalma yolu aradı ve çok hücreli organizma oluşturacak başarıya erişti. Etrafınızdaki renkli ve nerede ise sonsuz zenginlikteki çok hücreli yaşam dünyasının sadece 600 milyon yıllık bir tarihi olduğunu söylemem sanırım yaşamın başarısı konusunda hepimizi umutlandıran bir bilgi. Başarıyoruz. Tüm sıkıntılara rağmen hep beraber olduğumuz zaman başarıyoruz, yaşıyoruz.



Mehmet bu birlik duygusunu mu yitirdi? Yalnız mıydı? Belli ki görünen düzlemde değil ama derinlerde gayet yalnızdı. İnsanlar like tuşu ile yalnız olmadıklarını düşünecek kadar çaresizleşti. Kozmetik çözümlerle kapatıyorlar yalnızlıklarını ve yine yukarıda bahsettiğim düzenin sağladığı kozmetik enstrümanlar bunlar. İstediği kadar hoş bir ofisi olsun, renkli toplaşmalar, partiler olsun, sosyal medyadaki arkadaş sayısı onbinler olsun bir insan yalnız olduğuna karar verdiği an yalnızdır. Her bir hücresinin içinde var olan birlikte hareket etme duygusu artık o hücrelerin avatarında, yani ortak bilincinde kendine yer bulamıyor demektir.

Ben ortak hareket ederek yaşama sevincini çoğaltma taraftarı olan biriyim. Mehmet'e katılmıyorum. Ancak onun bu cesur hareketine saygı duyuyorum. Bu hareketin sonunda onlarca intihar bekliyorum. Evet...malesef bekliyorum. Ummuyorum ama bu kaçınılmaz. İntihar haberlerinin dahi intihar sayılarını arttırdığı bilimsel olarak ispatlanmış durumda. Mehmet gibi, büyük ve bireysel yalnızlığı en derininde yaşayan bir kitlenin tipik bir temsilcisinin çok duru bir anlatımla seçtiği çıkış yolu, benzer sorgulamaları yapan bir çok insana kestirme bir yol sunuyor şu an. Duyacağız göreceğiz...sonra azalacak. Ölmenin de bir çözüm olmadığı anlaşılacak.

Çözüm ne mi? Yaklaşmak...birbirimize yaklaşmak...tensel ve şekilsel mananın çok ötesinde bir derinlikle yaklaşmak.

8 Ekim 2014 Çarşamba

Kürtlerle Beraber Savaşmak Ulusalcılığın Gereğidir

Dünya görüşü bana yakın yaşıtlarımın tamamında, bugün yaşanan Kürt ayaklanmasına karşı tepki var. Sosyal medyada geçmişin kanlı günleri hatırlatılıyor ve Kürt halkının, Türk askerinden yardım beklemesinin ne kadar "saçma"ve "komik" olduğu vurgulanıyor. Kobani'de yaşanan duruma Türkiye Cumhuriyeti'nin müdahele etmesinin gereksiz olduğu, gösterileri yapanların vandal, bölücü ve vatan haini olduğu, IŞİD'le kendi başlarına mücadele etmeleri gerektiği söylenip duruyor. Bu satırları yazarken 21 Kürt genci hayatını kaybetmişti ancak kimse onlardan bahsetmiyor. Adeta bir "hakettiler" havası var. Üstelik bunu söyleyenlerin önemli bir kısmı Gezi'de beraber, omuz omuza direndiğim veya Gezi hareketine en azından fikri destek vermiş ve halen vermekte olan kesimden.

Hey maşallah...  

Bir insana büyüme çağı boyunca bir halk hareketini "bebek katilliği", "dış mihrakların oyunu", "uyuşturucu kaçakçılığı" olarak sunarsan onun zihin haritasında o halkı öyle bir yere itersinki, dünya tarihinin en barbar ve korkunç kıyım hareketine karşı kahramanca direnen bir halka karşı bile sempati duyamama felçlisi olurmuş. Durum resmen budur!

IŞİD denen gaddar örgüt, Kobani denen toprak parçasına hunharca saldırmaktadır. Ele geçirdiği zaman yapacağı katliamlar, tecavüzler, insanlık suçları konusunda kimsenin şüphesi yoktur. Kobani halkı ile ülkemin Güneydoğusunda yaşayan Kürt halkı sadece ırkdaş değil, aynı zamanda yakın akrabadır. Öyle bir yakınlık durumu vardır ki, halalar, çocuklar sınırın iki tarafındadır. Ülkemin Kürt vatandaşlarının basit bir beklenti seti vardır. Kobani'deki direnişe destek olunması için bir koridor açılması. Oraya direnişe gidenlerin engellenmemesi! Kobaniye insani yardım yapılması! IŞİD'e herhangi bir destek verilmemesi! Buna karşı benim içgüdüsel şerri devletim, akrabalarının canını kurtarmak için sınırı geçmeye çalışan vatandaşlarımı durdurmak ve Kobani'den canını kurtarmak için kaçanları almak dışında hiçbir şey yapmamaktadır.

İslam aleminin lideri olmak iddiasındaki, postmodern emperyalist AKP iktidarı, burnunun dibinde yaşanan insanlık suçlarına müdahele edemeyecek veya etmeyecek kadar fiili ve zihni anlamda acizdir. Düşünün...Kapı komşunuzun evinden aralıksız çığlıklar geliyor ve siz evinizde oturup bekliyorsunuz. Eğer komşunuz kaçıp size sığınırsa kapınızı açıyorsunuz ancak kaçamaz ve sokak kapısının önünde defalarca bıçaklanıp, gırtlağı kesilirse, müdahele etmemeyi normal bir durum olarak görüyorsunuz. İşte bu acizliktir! Böyle davranan bir ülke ortadoğu halklarının değil, ortadoğunun ancak bir unsurunun, Sünni İslam'a tabi kesiminin lideri olur. Hatta onu bile olamaz, olduğunu sanar. AKP'nin de tek derdi budur. Zerdüşt'ünden, Ezidi'sine, Caferi'sinden, Şii'sine, Selefi'sinden Sünni'sine tam bir kültürel yelpazeden oluşan toprakları sadece bir dinin, bir mezhebine peşkeş çekmek için bir tarafını yırtan, bu uğurda korkunç insanlık suçlarına göz yuman, hatta o suçların işlenmesini destekleyen işler yapan manyak bir iradedir AKP! Bunu onun sunağından yemek yemeyen ama şamarını yiyen anlar sadece. Peki Gezi boyunca ağzı burnu kırılmış ulusalcı arkadaşlarım nasıl olur da bunun farkında olmazlar?

Kürtlerin Gezi hareketine, Sırrı Süreyya'nın destansı ve film fragmanlarını kıskandıran başlangıç ateşi hariç, kapsamlı ve anlamlı bir destek verdiklerini söylemek zordur. Gezi hareketine gelen ulusalcı kesim desteğinin büyüklüğü karşısında geri çekilmeyi yeğlemiştir Kürtler. Bireysel olarak hareketin başından sonuna kadar direnen Kürt arkadaşlarımız vardır elbet ve kendilerine ne kadar teşekkür edilse azdır. Daha sonrasında Kürt siyasetinin, daha doğrusu bu topraklardaki tüm siyasi hareketlerin ilkesizliği ve "pragmatizm" adı verilen omurgasızlığı çıkmıştır meydana. Düşünün...Yüzyıllardır ezildiğini, sömürüldüğünü iddia eden bir halkın siyasi temsilcileri, bu topraklara gelmiş en zalim, en vizyonsuz, en hırsız diktatörünü, sırf siyasi fayda sağlamak uğruna alkışlayabilmiş, onunla masaya oturabilmiştir.  Bu Kürt siyasetçisinin ne kadar dar kapsamlı ve ırk odaklı düşündüğünün en somut ve tartışmasız kanıtıdır. Kürt siyaseti sınıfta kalmıştır. Kendi özgürlüklerini bir diktatörün iznine bağlayacak kadar karaktersizleşmiştir. Bunun hesabını tarih önünde vereceklerdir.Ancaaaak! Kürt siyasetçisi ne yaparsa yapsın, ne kadar vandalizm yaşanırsa yaşansın, 21...evet sayı ile 21 insanımız ölmüştür!  Bu Gezi eylemlerinde ölen insan sayısının nerede ise 3 katıdır! Kimse ölen insanları konuşmaz iken hangi bilinçaltı yerleştirmeler benim ulusalcı arkadaşlarıma yanan bir Kızılay kan arabasını konuşturmaktadır?  Bu ülke terörün başladığı ilk günden bugüne kadar nasıl bir algı manipülasyonuna maruz kalmıştır?

Gezinin ilk gününden beri devletin ve onun uşağı basının söylediklerine hemen inanmamayı bir refleks haline getirdim. Devletin ve yandaşlarının, tarihin en barışcıl eylemlerini bir "vandalizm" olarak göstermek çabasını bizzat gördüm. Bu nedenle bugün yaşanan Kürt ayaklanması ile ilgili haberlere de şüphe ile yaklaşıyorum. Hemen inanmıyorum, inanmayacağım. Benim devletim yalancı olduğunu defalarca gösterdi! Ancak benim ulusalcı arkadaşlarım nasıl bir kodla yıkanmıştırki hemen kendine söylenene atlamış ve sosyal medyadan kin, öfke kusmaktadır Kürt halkına?

Bir ay boyunca zulme uğrayan, gaz yiyen, kan kusan ulusalcı arkadaşlarım nasıl oldu da hemen her gün gaz ve ilaveten kurşun yiyen insanlara "oh olsun!" diyecek kadar duyarsızlaşmıştır?! Bugün televizyonlarda parçalanmış bankamatikleri görüp içi parçalanmak, can vermiş gencecik Kürt gençlerini görmezden gelmek nasıl bir seçimdir?

Kızamıyorum...Çocukluğumuzu, gençliğimizi zehirleyen o kitle iletişim oyuncağının etkisinden kurtulmak kolay değil. Benim gibi biber gazı solumayı alışkanlık haline getirenler, gazın nefes yolları açıcı etkisi sayesinde belki daha çabuk ayılıyor ama o kadar anlatmamıza rağmen hala ayılamayana da kızamıyorum. O zaman onların anlayacağı şekilde anlatalım...

Türkiye üzerinde çeşitli halkların yaşadığı bir ülkedir. Ülkenin kuruluşundaki iddia, tüm halkların hep beraber mutlu mesut yaşayacağı şeklinde olmuştur. Tüm halkları birleştirmek için bir çatı unsur seçilmiş ve Türk ırkına dair simgeler "ortak ulus özellikleri" olarak kabul edilmiştir. Dil, mezhep, kültür, tarih, gelenek vs...Bunları bu topraklarda yaşayan hemen tüm halklar kabul etmiş ancak bir halk, Kürt halkı en başından beri kendi kültürünü ve dilini korumak istemiştir. Çok sayıda Kürt ayaklanması ve egemen unsurun cezalandırıcı faaliyetleri, halklar arasındaki ayrışmayı derinleştirmiştir ve günümüzdeki birbirini tamamen red etme noktasına kadar getirmiştir. Bugün Güneydoğu'ya gitmeyen biri, o toprakları hala batının illerinden biri gibi falan sanabilir. Ancak gerçeklik bundan çok daha farklıdır ve ulusalcılığa "ırk" boylamından bakan biri tarafından çok çok acı olarak algılanacak kadar keskindir. Ülkenin malum bölgesindeki halkın nerede ise tamamı kendisini "Türk" olarak görmememektedir ve görmeyecektir. Ne kadar keskin sözler edersek edelim bu değişmeyecektir. Oranın halkı "Kürt"tür! Bununla gurur duymaktadırlar ve bu onların hakkıdır! Kendi dillerinde eğitim almak, kendi kültür ve dinlerini yaşamak istemektedirler! Bunu şimdi değil yüzyılı yakın zamandır istemektedirler ve bu isteklerinin karşıt simgelerini, yani bayrağı, Atatürk büstünü düşman olarak görmektedirler. Bu o simgelerin gerçek birer düşman olmasından ziyade, Kürt halkına ırksal asimilasyon yapmaya çalışan egemenlerin en yoğun kullandıkları simgeler olmasından kaynaklanmaktadır. Kürt halkına yapılan korkunç işlerin faillerinin bu simgeleri ne kadar yoğun kullandığını düşünürsek, bu anlaşılabilir bir tepkidir.

Benim gibi "Ulus Devlet" kavramının hala en geçerli ve etkin bir arada yaşama yöntemi olduğuna inanan biri için, güncel olarak başarılı bir "Ulus Devlet" oluşumunun, ırk unsurundan halklar düzeyinde bağımsız olması gerekmektedir. Elbette bir çatı ulusun dil, tarih gibi özellikleri, o topraklarında yaşayan tüm halklar için iletişim ve bir arada yaşama aracı olmalıdır. Ancak her halk kendi dilini, dinini, geleneğini sonuna kadar yaşamak konusunda sonuna kadar özgür olmalıdır.  Buna en başarılı örnek Amerika Birleşik Devletleri'dir. İçinde çok sayıda ırkı barındıran bu ülke ortak bir dil ve din ekseninde, çatısı altındaki halkları birleştirmiş ancak onları değiştirmeye veya dönüştürmeye çabalamamıştır. Konu bu kadar basittir. Her fırsatta "Yeni Türkiye" diye anıran bilincin, "yeni" olarak tanımladığı muğlak ifadenin içini doldurması bu kadar kolaydır. Ancak "stratejik derinlik" akademisyenleri o kadar derin düşünmektedir ki, bizim yalın yaklaşımımız onların müthiş vizyonu karşısında çok ilkel kalmaktadır :)

Türkiye, bahsettiğimiz anlamda ırklar üstü, modern bir ulus devlet olmak için müthiş bir fırsat yakalamıştır. En başından beri ailenin aykırı çocuğu olarak kendini tanımlamış halk artık bir düşman tehditi altındadır. Türkiye'nin bahsi geçen düşmanı bertaraf etmesi ve tehdit altındaki halk unsurunu koruması çok ama çok kolaydır. Araya kan girmiş bir ilişkinin normalleşmesi için bir olasılık vardır artık. Bunu yapmanın tüm taraflar için getirisi, uzak durmanın vizyonsuzluğundan çok daha etkilidir. Lakin benim iktidarı ele geçirmiş, sünnist hastalıklıklı iktidar bu fırsatı görmezden gelmektedir çünkü onun hayalindeki büyük yapıda Kürtler ırk ve kültürleri ile değil, ancak mezhepleri ile var olacaktır.

Bir ulusalcı artık konuyu daha geniş irdelemek durumundadır. Geçmişte ne yaşanmışsa yaşanmıştır. Sürekli o günleri anmanın kanın durması için bir faydası olmadığı açıktır. Aynı şekilde Kürt halkının her gösteride yakıp yıkma geleneğinin de bir "kabullenmeme", hatta "red etme" geleneğinden geldiği inkar edilemez. Bu gelenek çabuk gitmez. Gezi eylemlerindeki "zarar" verme durumu çok çok düşük seviyede idi. Çünkü kitlesel demokratik tepki geleneği olmayan kesimin hareketiydi söz konusu olan. Gaza suya karşı ayakta durarak direnebilmek iddiasındaydı o kesim. Ancak Kürt halkı onyılların direniş pratiğine sahiptir. O yüzden yaptıkları geçmişin getirdikleridir ve öyle yargılanmalıdır.  Bunu lanetlemek bir çözüm değildir.

Bir ortak düşman çıkmışken, beraber onu bertaraf etmek halkları yakınlaştırır, birleştirir. En azından geçmişin öfkesini yatıştırır. Benim malum şerri iktidarımının aczi malumdur. Ancak içlerinde varsa azıcık akil ve kudretli bir kesim, en azından bu fırsatı görsün. Toplumsal barışımı sağlamak için yakaladığımız bu tarihi fırsatı harcamayalım. Konu gönderilecek 5-6 apache, kobra helikopterinin çözebileceği kadar basittir...yalındır.


15 Eylül 2014 Pazartesi

Demokrasiyi, Demirkırat Sanmak

Demirkırat...

Demokrat Parti ile özdeşleşmiş, onun mirasçısı Adalet Partisi'nin logosunda kullandığı sembol hayvan: Demir bir kır at.

Mehmet Ali Birand, Can Dündar ve Bülent Çaplı'nın Demokrat Parti'yi ve 60 darbesini anlatan müthiş kitap ve televizyon belgeselinin ismi...

Hatta AKP'nin göreceli olarak "modern" logosunun esinlendiği logo.

Peki bilir misiniz, nedir bu "Demirkırat" hikayesi.

Basit.

Demokrat Parti'nin kuruluş logosu
Demokrat parti 1946 yılında kurulduğunda ismini telafuz etmekte zorlanan millet, daha yakın olduğu bir kelimeyi kullanmaya başladı. "Demokrat" oldu sana "Demirkırat". Olay tamamen dil dönmesi meselesi. Dönmedi benim milletimin dili "demokrat" kelimesine. Aslında benim milletimin aklı "demokrat" kelimesine hiiiiç ermedi...Nasıl mı?

Yüzlerce yıllık Osmanlı emperyalizmi ve Cumhuriyetin tek partili dönemi sonrasında "demokrasi" o kadar yabancı, o kadar yeni bir kavramdı ki, kimse onun ön koşullarını düşünmeden, kollarını sıvayıp atladı havuza. Demokrasiyi olabilecek en basit şekli ile, daha doğrusu kendisine anlatılan tek şekli ile kabul etti: "Çoğunluğun gücü ele geçirmesi!". Bu çağdışı, yoz tanım, öyle kabul gördü ki, benim siyasi kavramlara uzak, eğitimsiz halkımdan kimse ne kuvvetler ayrılığını, ne özgürlükleri, ne hoşgörüyü, ne eşitlik ilkesini hesaba kattı. Aldın mı iktidarı, ez diğer tarafı. "Demirkırat"ın, yani Demokrat Parti'nin iktidarı ele geçirdiği 1950 yılından itibaren, millet adına gücü ele geçirenler, diğer tüm ilkeleri yok varsayarak, cumhuriyet tarihinin en faşizan, en ayrılıkçı dönemlerinden birine imza attı. Kendisine oy verenleri sonuna kadar kayırıp, müthiş bir çıkar paylaşımı düzeni kurarken, kendisini desteklemeyen herkesi ötekileştirdi, hatta vatan haini ilan etti. Eleştiriye karşı tahammülsüzlüğü nedeniyle yüzlerce gazeteci binlerce yıl hapse mahkum oldu. Muhalefet milletvekilleri, parti genel başkanları iktidar partisinin çeteleri tarafından taşlandı, linç edildi. TC tarihinin en karanlık anti azınlık hareketi 6-7 Eylül olayları organize edildi. Üstelik tüm bunlar benim "millet" denen sığ çoğunluğun gözünde gayet meşruydu. Gücü elinde tutanlar bu sığlığı kullanarak, gidilebilecek en faşizan noktaya kadar gittiler. Tüm bunlar, milletin eğitim ve hoşgörü seviyesi hazır hale gelmeden ona sunulan "demokrasi" kavramını tamamen yanlış anlayıp, adeta ırzına geçercesine sömürerek içselleştirmesi ile oldu. Koca bir ülke tükendi, eridi bitti. "Demirkırat" ülkeyi mahvetti.

Adalet Partisi İkinci Logosu
Peki "Demirkırat" anlayışı 60 ihtilali sonrasında değişti mi? Ne gezer...Demokrat Parti'nin devamı olarak kurulan AP'de "Demirkırat"ı kullandı. Ne de olsa millet demokrasiyi böyle absürt anlamıştı ve aynı şekilde sömürülmeye hazırdı. Hiç bozmadı AP ve Süleyman Demirel. "Demirkırat" devam etti, günümüze kadar geldi. Aynı sakat demokrasi anlayışı 2014'te aynen devam ediyor. Bir dirhem ilerlediğimiz yok. İktidarı ele geçirenin, muhalefeti silindir gibi ezip geçtiği, tüm ekonomik kaynakları kendi yandaşlarına peşkeş çektiği, sınırsız bir sömürü düzeni kurduğu düzen, "millet" denen, teslime hazır, olayları sığ şekilde algılayan, güç sembollerine ve güçlü karakterlere sorgusuz tapınan bir varoluş kaynağı bulmuştu bir kez kendine. "Demirkırat" olmayan gerçek "Demokrasi" bu kitlenin elinde rehindi hep. "Özgürlük" denen şeyi sadece dinsel sembollerin, o da sadece bir dinin bir mezhebi olmak üzere, rahat kullanımı sanan bu sığ bakış açısı, diğer her inancı sapıklık, haram vs olarak sayarken, kendi değerlerini umarsızca dayattı diğer tarafa. Alevi inancında olmamasına rağmen camileri, din derslerini soktu gözlerine.

Bu "Demirkırat" anlayışı bir devir daha yapıyor. Adeta 1950'den, 1960'a kadar olan dönemdeki gibi. 1960'da ulaşılan korkunç faşist rejimin bir benzeri oluşmak üzere. Güç sahipleri, "millet" denen dar görüşlü kitleden gelen desteğin kesilmemesi uğruna, onların algısı üzerinde, kendileri aleyhinde etki yapabilecek tüm mesajları yok etmek çabasındalar. İnternet sansürleri, telefon dinlemeleri, hapisteki gazeteciler, telefonlarla işten kovulan gazeteciler, taraftar gruplarının darbe teşebbüsü ile yargılanması, yargıya sınırsız müdahele, ortalığa saçılmış yüzlerce açık kanıta rağmen kapatılan yolsuzluk soruşturmaları, sınırsız din sömürüsü, miting meydanlarında söylenenlerinin yarısının "Allah", diğer yarısının "Onlar" olması vs vs...

Bu "Yeni Türkiye" filan değil, bildiğin 1950'lerin Türkiye'si. Tarih okumayan benim "milletim", bunu da anlamayacaktır elbet ama dert değil. Bu ülkede bir "millet", bir de "HALK" var. Ülkeyi kuran, yücelten Halktır. Her gücü eline geçirdiğinde, onun eserlerini sınırsızca sömüren, yağmalayan ise "Millet".

Millet "Demirkırat" der...
Halk "Demokrasi" der.

9 Eylül 2014 Salı

AKP'yi Gönderecek 5 Felaket Senaryosu

Girişi çok uzatmayacağım...

Millet denen şeyin genel ahlak ve zeka seviyesi malumumuz, tartışmaya gerek yok...

Koşullar böyle devam ettiği sürece iktidar ve ona yapışık çıkar çevreleri oradan inmezler.

Ancak...

Birazdan okuyacağınız korkunç şeyler gerçekleşirse durum farklı olacaktır.

Okuyunca anlayacaksınız çoğunun gerçekleşme ihtimali çok yüksek ve korkunç sonuçları olacak...

Tamamı iktidarın yanlış politikaları, öngörüsüzlüğü, yağma çarkını sürekli döndürme çabası sonucu olacak felaketler...

...ve tamamı için saatler tik tak ediyor.

1.Büyük İstanbul Depremi



Olasılık: 60%
Zarar verme potansiyeli: Çok yüksek
AKP'nin yırtma olasılığı: 90%

AKP'nin iktidarı sırasında mı olur bilinmez ama olacak. Çok sert ve yıkıcı olacak. Bunu 99 yılından beri yüzlerce bilim insanı söylüyor, bilimsel kanıtlarını ortaya koyuyor, simülasyonlar yapılıyor vs vs. Onbinlerce bina yıkılacak, yüzbinlerce insan ölecek. Kıyım daha çok kentsel dönüşüme girmemiş veya henüz tamamlanmamış bölgelerde olacak. Olan yine garibana olacak. Sadece insanların evleri değil, fabrikalar, atölyeler yok olacak. Ekonomik anlamda tam bir yıkım olacak. Geri bırakılmış, itilmiş Anadolu'nun yıkılmış bir İstanbul'u iyileştirme gücü yok malesef. İnsanlar yıllarca çadırlarda, barakalarda yaşamak zorunda kalacak. Altyapı çökecek, salgın hastalıklar başlayacak. Neler olabileceğine dair tahminler için "Metal Fırtına" isimli kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Peki iktidar yıllarca sürecek bu kaostan yakasını kurtarabilir mi? Muhtemelen kurtarır. Camilerde hutbe filan okutur, imamlardan oluşan teselli ve "İsyan etme, şükret!" timlerini kenar mahallelere, çadır kentlere gönderir, Allah der, Peygamber der yırtar. En kötü "CHP'liler cünup dolaşıyordu, ondan oldu!" der. Hatta yıkılan kentin yeniden yapılanması büyük müteahhit kardeşliği için şahane bir fırsat.

2.Küresel Isınma Sonucu Gelen Büyük Kuraklık



Olasılık: 100%
Zarar verme potansiyeli: Çok  yüksek
AKP'nin yırtma olasılığı: 10%

Oluyor bile. Her yer kurudu. İstanbul barajları alarm veriyor, Yalova tamamen susuz, Ankara zehirli Kızılırmak'tan medet umuyor, Ankaralılar kitlesel halde cırcır oluyor, bu yüzden daha çok sifon çekiliyor, daha çok su gidiyor. Koca koca göller kuruyor, haritalar değişiyor, karadeniz artık eskisi gibi sulak değil vs vs...Peki, 30 yıldır tüm bilim insanları tarafından söylenen bu kaçınılmaz duruma karşı AKP ne yaptı? Melen çayından su getirdi...Yakında o çay da olmayacak halbuki. İstanbul'un ormanlarını ve sulak alanlarını kıyıma uğratan 3.köprü, 3.havalimanı gibi çılgın projelerini yapmaya başladı, her dağa 8-10 tane yaptığı HES'ler ile akarsuların rejimini bozdu, kuruttu, öldürdü. Yani susuzluğa çözüm yaratmak yerine aksine daha fazla körükledi. Çünkü onlar için yağmur neden sonuç ilişkisine dayalı bir doğa olayı değil, tamamen ilahi bir hikaye. Allah onları seviyor ya, o yüzden yağmuru kesmez.

Susuz kalınca ülkenin tarımı çökecek, gıda fiyatları aşırı artacak, hijyen ve sağlık sorunları tavan yapacak. Kokacağız. Tek çıkar yol olan deniz suyunu arıtma tesisinin yapımı yıllarca süreceği için aynı süre içinde içme suyumuz bile olmayacak. Ha zaten o tesisi yapmakla ilgili hiç bir derdimiz yok. Ankara - Konya 2 saat o yeter bize. Bu sefer AKP'nin kaçacak yeri yok. Bütün o pisliğe, hastalığa rağmen bu millet yine oy verir mi? Ih ıh...bu sefer sanmıyorum.

3.İnşaat Sektörünün Patlaması



Olasılık: 80%
Zarar verme potansiyeli: Yüksek
AKP'nin yırtma olasılığı: 50%

Bu satırları yazarken İstanbul'da kurulması planlanan finans merkezinin arazisi CHP'li Belediyenin yönettiği Ataşehir'den alınıp, AKP'li Ümraniye'ye veriliyordu. Amaç belli. Rantı paylaşmamak. Bu iş İstanbul'da 20, Türkiye genelinde 12 yıldır böyle devam ediyor. AKP ve "saygıdeğer ancak milletin a. koymaktan kendini alıkoyamayan" müteahhit zümresi dağa taşa inşaat yaptılar. Yüzbinlerce yeni konut arzı sahada bekliyor ve önümüzdeki kısa dönemde daha da fazlası gelecek. Lakin piyasada bunları mevcut fiyatlardan alacak para yok. İnşaat ülkenin ekonomisinin dayandığı tek sektör. Üretim seviyemiz yerlerde zaten. İnşaat işinin patlaması ekonominin patlaması demek. Aynı Dubai'deki gibi bir son bekliyor ülkemi...

AKP bunu öngördüğü için tüm müteahhitlerini devlet projeleri ile fonluyor. Amaç konut işinden uğradıkları zararı, bizim vergilerimizle ödenen çılgın projelerle kapatmak. Dağa taşa yol yaptırıyor ki bazılarından saatlerce bir araba bile geçmiyor. Yol en hızlı inşa edilen ve ödemesi çarçabuk yapılan inşaat tipidir. Şahane bir paylaşım modelidir. Geçen sene çıkarılan bir yasa ile devletin müteahhitleri sorgusuz sualsiz desteklemesi yasallaştı. Üstelik bunun gizli olması, yani kime devlet kasasından para verildiği bilgisinin kamuoyu ile paylaşılmaması da yasallaştı. İktidar üretimi desteklemeyi hiç düşünmedi ve hiiiiç düşünmüyor. O işlerin dönüşü uzun. Fabrikayı kurmak, işletmek, kar etmesini beklemek 10 yılı filan buluyor. Kim bekler o kadar süre.

Bu işin sonunda AKP yırtar mı? Valla olayı dış mihraklara, faiz lobisine, gezicilere, paralele filan sağlam bir senaryo ile bağlarsa yırtabilir. Garibim millet ne bilsin olayın arkasındaki gerçek nedenleri. Onlar için Cengizler, Kalyoncular filan şahane işadamları :))) Lakin ekonomik krizler mutlaka iktidarı yıpratır.

4.IŞİD Terörünün Ülkeyi Vurması



Olasılık: 20%
Zarar verme potansiyeli: Az
AKP'nin yırtma olasılığı: 80%

Malum, ellerimizle büyüttüğümüz nurtopu gibi bir terör örgütü bölgeyi yakıp kavuruyor. Tüm dünya dehşet içinde izleyip lanetlerken, bizim çantacı başbakan "Onları da anlamak lazım canım, sosyolojik bir olay, kızmışlar biraz" filan diyor. 50'ye yakın vatandaşımız şu an ellerinde tutsak ve hiç bir şey yapmaya niyetimiz yok. IŞİD'le çatışacak uluslararası bir koalisyona bile girmiyoruz. Ha bu arada her türlü eğitim, silahlandırma, barınma, tedavi desteğine devam.

IŞİD'in zeka seviyesi malum olduğu için fena halde fevri hareketleri var. Mesela Amerika gibi bir güce kafa tutmak uğruna ABD'li gazetecilerin kafasını kesip servis ediyor. Karşısında 2 dünya savaşına girmiş ve kazanmış, Ortadoğu ve Asya'yı karman çorman etmiş bir ülke olduğunun farkında değil. Aslında farkında ama kendine o kadar güveniyorki. Allahlarının izni ile tüm kafirleri altederler...Di mi? :) Şimdi IŞİD bize döner mi? Döner. Bunların zekası kendilerine sonsuz destek veren bir ülkeye dokunulmaması gerektiğini anlamaya müsait değil. Onun da zamanı geldiğinde müslümanlaştırılması gerektiğini düşünüyor. Reyhanlı'yı patlattıklarını çok net söylüyorlar ama bizim destekçi hükümet hala bu ülkede onlara karşı sempati oluşturabileceğini düşünüyor ve olayı Esad'a atmak için zavallı şekilde çabalıyor.

Peki ülke kan gölüne döndüğünde AKP zarar görür mü? Eğer AKP, cihatçı kökeninden gelen IŞİD sempatisinden vazgeçmeyip, söylemini "Müslüman müslümanı öldürür mü yahu?" gibi salak seviyelerde tutarsa evet görür. Evet milletimiz biraz mal ama o kadar da değil. Normalde çoktan yokedilmesi gereken bir grubun kollandığını şu an herkes biliyor. Ha AKP çark eder mi? Yağma çarkının tehlikeye girdiğini düşündüğü anda vazgeçer.AKP pragmatiktir ve omurgasızdır. Para için cihatçı ideallerinden bile vazgeçer ;)

5. RTE'nin Ölmesi



Olasılık: 5%
Zarar verme potansiyeli: Az
AKP'nin yırtma olasılığı : 0%

Sen eğer bütün yağma çarkını kendine bağlarsan, senden habersiz kimse kupon arazi alıp satamazsa, ihale veremezse, genel yayın yönetmeni atayamazsa, klüp başkanı bile seçemezse, üstüne bi de bir anda ölüp gidersen, senden sonrası tufan olur. Tüm bu çetenin işlerini aynı şekilde yönetebilecek iradede ve zekada bir ikinci adam görülmüyor ufukta. Çocuklarının durumu malum. Bilal, Burak  filan süper zeki ya :)

Peki ona bişi olur mu? Kimse ölümsüz değil ve sağlık sorunları malum. Zaten kendisi de söylüyor, bir kalp krizi herkesi vurabilir. Normalde hiç bir sigorta şirketi ona sağlık ve yaşam sigortası yapmaz. Süikast filan olmaz, inanmıyorum öyle şeylere.

AKP, RTE olduğu sürece vardır. Yağma pastası çok büyüdü. Bunu ondan sonra yönetecek tek bir kişi yok. Mutlaka çıkar kavgaları çıkacak. Bölünmeler, partileşmeler vs. AKP ondan sonra bir daha kendini toparlayamaz.  

Ben muhalif bir siyasetçi olsam şimdiden kuraklık üzerine konuşmaya, "millet" denen o süperzeka kitleyi doldurmaya başlardım. Diğerleri değil ama o garanti.