16 Ekim 2014 Perşembe

Mehmet Pişkin...Bir İntiharın Kitlesel İzdüşümü


Bu sabah saatlerinde yayınladığı intihar mesajı videosundan sonra hayatına son veren 37 yaşında, başarılı bir profesyonel. Videosunda anlattıkları ve yaptıkları, facebook sayfasına gelen yorumların çeşitliliği ile önümüzdeki günlerde çok konuşulacak bir olay. Tam bir balyoz. Derinden sarsan bir hikaye. Benim de dahil olduğum o "okumuş ve sosyal çevresi zengin iş insanları" kümesinin bir üyesi olması ile pek çok arkadaşımın derin bir empati kurduğu ve hayatlarına dair bir çok şeyi sorgulamasına neden olan kişi: Mehmet Pişkin


Yakında kaldırılacağını düşündüğüm video burada:

http://www.youtube.com/watch?v=1hhRxa9-tMw


Videoda yaşama motivasyonunu kaybettiğini söyleyen Mehmet Pişkin'i bizzat tanımıyorum. Ancak benzer bir yaşam eğrisine sahip olmamız, duru ve açık yürekli anlatımı,  fikir dünyasına dair isabetli tahminler yapma olasılığımı arttırıyor. Tabiki tamamını da ıskalayabilirim, olasıdır. Yakınlarının affına sığınarak başlayalım:

Mehmet modern toplumların malum "yalnızlık" hastalığına tutulmuş yüzmilyonlarca, hatta milyarlarca insanının tipik bir örneği. Muhtemelen kendisine yol olarak gösterilmiş ve şekli şemali, kuralları çoktan başkaları tarafından tespit edilmiş yaşam eğrisinin içinde yürürken bir anda neden böyle yaptığını sorguluyor ve bu eğri dışında yaşanmaya değer bir başka yaşam eğrisine geçme çabasını dahi göstermeden yaşamına son veriyor. Acaba bu çabasızlık, enerjisizlik durumu nereden geliyor? Acaba bize doğdumuz anda gösterilen ve eğer sonuna kadar gittiğimiz takdirde harika hayatlarımız olacağı iddia edilen o yolda bir vampir var ve biz yürürken bizim sorgulama ve yön değiştirmeye dair tüm enerjimizi damarlarımızdan çekip alıyor mu? O yolda ilerledikçe algılarımızın tamamını kapatan daha fazla enstrümanı, yani arabaları, evleri, daha fazla arkadaşı, zengin cinselliği, son teknoloji televizyonları, telefonları, sosyal medyayı, extreme sporları, başarı plaketlerini, gözlerinin içine bakan yeni mezun insanları, aileyi, çocuğu vs tam zamanında adımlarımızın önüne koyarak bizim dikkatimizi sürekli aynı çizgide tutmamızı ve itaatimizi sürdürmemizi sağlayan o gizemli güç nedir? Mehmet gibi iç enerjisi yüksek, araştırma, öğrenme eğilimi yüksek olan bir karakteri hangi güç seçimsiz bırakmış olabilir? Hangi güç artık onun araştırmasına gerek olmadığını söylemiş olabilir?

Belki duygusal bir nedeni var. Belki videoda açıklamadığı veya üstü kapalı değindiği bir ilişkisi sonrasında içine düştüğü durumdan somut bir çıkış bulamadı. Ancak yoğun bir acı çektiğine dair bir işaret vermiyor videoda. Daha çok büyük bir manasızlıkla yüzleşmenin hafif şaşkınlığı var. Bu kadar büyük manasızlığı sanki beklemiyormuş, ona verilen verilen sözler öyle demiyormuş da, öyle kalakalmış gibi. Yaptığı her şeyin en iyisini en yükseğini yapmayı alışkanlık haline getirmiş birinin aslında bir son büyük hırsı mıdır bu intihar? "Eğer karşıma manasızlık çıktıysa onunla karşılaşmış insanların tamamından daha büyük bir tepki vermeliyim. Diğerleri gibi, her şeyin manasız olduğunu bile bile işe gidip gelmek, yemek yemek, arada depresif şiirler, yazılar yazmak durumunda olamam. Manasızlık, Mehmet Pişkin'le karşılaşmanın bedelini ödemeli ve tam hakettiği cevabı almalı. Beni diğerleri gibi avucuna alıp her gün sıka sıka suyumu çıkaramaz. Ona bu hazzı yaşatmam!" düşüncesi midir acaba Mehmet'in aklındaki? Verilebilecek en yüksek tepkiyi vermek belli ki onun tipik davranışı. Tüm donanımı bu tepkileri verebilmek üzerine. Ve verdi o tepkiyi...

Peki, düzen buna hazırlıklı mı? Hayal edin...düzeni kuranlar ve işletenler, önümüze koydukları eğlence enstrümanları ile, ki yukarıda bunlardan bahsettim ancak siyaset, din gibi soyut kavramları da ekleyebiliriz, kitleleri istediği doğrultuda tutabileceği iddiasındadır. Özgüvenleri tamdır çünkü insanlık tarihi boyunca bu mekanizma çok az teklemiştir. İnsanların bunaldığını hissettiği anda bir yalan isyan enstrümanı daha çıkarmış ve aslında tüm mekanizmanın sadece bir dişlisi daha çevirdiğini farketmeyen bunalmış kitlelerin stresini almıştır. Sosyal medyada isyan etmek buna tipik bir örnektir. Veya sonunda egemenler tarafından çok rahat şekilde bastırılan "yumuşak" kitlesel gösteriler, yardım faaliyetleri, hararetli masa başı sohbetleri dahi bu büyük mekanizmanın birer çarklarıdır. E Mehmet bunu farkettiyse şimdi ne yapsın allasen? Madem manasızlıktan çıkış göremiyor...

Öyle mi? Mehmet'in kararına saygı duymakla beraber onun gibi düşünmüyorum. Yaşam nasıl bir mengene içinde sıkışmış olursa olsun güzel bir duygu. Nefes almanın, havayı doya doya içeri çekmemizin bir nedeni var. Vücudumuz milyar milyar hücreden oluşan bir organizma ve o organizmanın her bir hücresi, kozmosun müthiş sistematiğinin kendisine yüklediği misyonu gerçekleştirmeye çalışıyor: Yaşamak ve çoğalmak. Temelde fazlaca tesadüfün bir araya gelmesinden ibaret bir fizik ve kimya kuralları gerçekliği olduğunu düşünsemde, sonuçta böyle bir istek var her hücremizde. Yaptığımız her şey, her bir hücremizin bu güdüsünü tatmin etmek içindir. Çalışmak, iyi besinler almak, başarılı olup haz hormonları ile o hücreleri yıkamak, başarılı olmanın sonunda ideal eşi bulup onunla çoğalmak vs vs. Bu durumda ben her bir hücreme karşı sorumlu muyum? Evet öyleyim çünkü aslında "ben" yokum. Ben o hücrelerin biraraya gelerek, daha iyi yaşamaları için oluşturduğu devasa bir robotum. Ben sanal bir karakterim. Aynı Türk milleti, Hristiyan alemi gibi bişeyim ben. Bana dokunamazsın. Elini uzattığında dokunduğun sadece bir kaç yüz hücredir. Ve benim dokunuşuna verdiğim tepki, o hücrelerin kendileri ve kader ortaklığı yaptığını bedenin diğer hücrelerinin güdüsünü gerçekleştirmek üzere, evrim marifeti ile oluşturdukları iletişim yol ve yöntemlerinin kullanılmasının sonucunda gerçekleşir. Verdiğim tepki niteliği ve niceliği ise yine tüm hücrelerimin faydasını ayrı ayrı en çoklayacak şekildedir. Bu durumda ben yokum, onlar var.

Peki ben yoksam her şey manasız mı oluyor? Mehmet bunu mu düşündü. Belki...Ama manasız olmadığına inanıyorum. O temel fizik ve kimya kurallarının bizzat kendilerinin bir mana oluşturduğuna inanıyorum. Hücrelerim hayatta kalmalı ve çoğalmalı. Dünyanın ilk evrelerinde oluşan ilk canlı hücreler korkunç fiziksel koşullar altında ezildiler. Sıcaklık, zehirli gazlar, radyasyon vs. Bu yüzden tek hücreli yaşam yaklaşık 3.5 milyar yıl boyunca kendisine sağlam bir hayatta kalma yolu aradı ve çok hücreli organizma oluşturacak başarıya erişti. Etrafınızdaki renkli ve nerede ise sonsuz zenginlikteki çok hücreli yaşam dünyasının sadece 600 milyon yıllık bir tarihi olduğunu söylemem sanırım yaşamın başarısı konusunda hepimizi umutlandıran bir bilgi. Başarıyoruz. Tüm sıkıntılara rağmen hep beraber olduğumuz zaman başarıyoruz, yaşıyoruz.



Mehmet bu birlik duygusunu mu yitirdi? Yalnız mıydı? Belli ki görünen düzlemde değil ama derinlerde gayet yalnızdı. İnsanlar like tuşu ile yalnız olmadıklarını düşünecek kadar çaresizleşti. Kozmetik çözümlerle kapatıyorlar yalnızlıklarını ve yine yukarıda bahsettiğim düzenin sağladığı kozmetik enstrümanlar bunlar. İstediği kadar hoş bir ofisi olsun, renkli toplaşmalar, partiler olsun, sosyal medyadaki arkadaş sayısı onbinler olsun bir insan yalnız olduğuna karar verdiği an yalnızdır. Her bir hücresinin içinde var olan birlikte hareket etme duygusu artık o hücrelerin avatarında, yani ortak bilincinde kendine yer bulamıyor demektir.

Ben ortak hareket ederek yaşama sevincini çoğaltma taraftarı olan biriyim. Mehmet'e katılmıyorum. Ancak onun bu cesur hareketine saygı duyuyorum. Bu hareketin sonunda onlarca intihar bekliyorum. Evet...malesef bekliyorum. Ummuyorum ama bu kaçınılmaz. İntihar haberlerinin dahi intihar sayılarını arttırdığı bilimsel olarak ispatlanmış durumda. Mehmet gibi, büyük ve bireysel yalnızlığı en derininde yaşayan bir kitlenin tipik bir temsilcisinin çok duru bir anlatımla seçtiği çıkış yolu, benzer sorgulamaları yapan bir çok insana kestirme bir yol sunuyor şu an. Duyacağız göreceğiz...sonra azalacak. Ölmenin de bir çözüm olmadığı anlaşılacak.

Çözüm ne mi? Yaklaşmak...birbirimize yaklaşmak...tensel ve şekilsel mananın çok ötesinde bir derinlikle yaklaşmak.

8 Ekim 2014 Çarşamba

Kürtlerle Beraber Savaşmak Ulusalcılığın Gereğidir

Dünya görüşü bana yakın yaşıtlarımın tamamında, bugün yaşanan Kürt ayaklanmasına karşı tepki var. Sosyal medyada geçmişin kanlı günleri hatırlatılıyor ve Kürt halkının, Türk askerinden yardım beklemesinin ne kadar "saçma"ve "komik" olduğu vurgulanıyor. Kobani'de yaşanan duruma Türkiye Cumhuriyeti'nin müdahele etmesinin gereksiz olduğu, gösterileri yapanların vandal, bölücü ve vatan haini olduğu, IŞİD'le kendi başlarına mücadele etmeleri gerektiği söylenip duruyor. Bu satırları yazarken 21 Kürt genci hayatını kaybetmişti ancak kimse onlardan bahsetmiyor. Adeta bir "hakettiler" havası var. Üstelik bunu söyleyenlerin önemli bir kısmı Gezi'de beraber, omuz omuza direndiğim veya Gezi hareketine en azından fikri destek vermiş ve halen vermekte olan kesimden.

Hey maşallah...  

Bir insana büyüme çağı boyunca bir halk hareketini "bebek katilliği", "dış mihrakların oyunu", "uyuşturucu kaçakçılığı" olarak sunarsan onun zihin haritasında o halkı öyle bir yere itersinki, dünya tarihinin en barbar ve korkunç kıyım hareketine karşı kahramanca direnen bir halka karşı bile sempati duyamama felçlisi olurmuş. Durum resmen budur!

IŞİD denen gaddar örgüt, Kobani denen toprak parçasına hunharca saldırmaktadır. Ele geçirdiği zaman yapacağı katliamlar, tecavüzler, insanlık suçları konusunda kimsenin şüphesi yoktur. Kobani halkı ile ülkemin Güneydoğusunda yaşayan Kürt halkı sadece ırkdaş değil, aynı zamanda yakın akrabadır. Öyle bir yakınlık durumu vardır ki, halalar, çocuklar sınırın iki tarafındadır. Ülkemin Kürt vatandaşlarının basit bir beklenti seti vardır. Kobani'deki direnişe destek olunması için bir koridor açılması. Oraya direnişe gidenlerin engellenmemesi! Kobaniye insani yardım yapılması! IŞİD'e herhangi bir destek verilmemesi! Buna karşı benim içgüdüsel şerri devletim, akrabalarının canını kurtarmak için sınırı geçmeye çalışan vatandaşlarımı durdurmak ve Kobani'den canını kurtarmak için kaçanları almak dışında hiçbir şey yapmamaktadır.

İslam aleminin lideri olmak iddiasındaki, postmodern emperyalist AKP iktidarı, burnunun dibinde yaşanan insanlık suçlarına müdahele edemeyecek veya etmeyecek kadar fiili ve zihni anlamda acizdir. Düşünün...Kapı komşunuzun evinden aralıksız çığlıklar geliyor ve siz evinizde oturup bekliyorsunuz. Eğer komşunuz kaçıp size sığınırsa kapınızı açıyorsunuz ancak kaçamaz ve sokak kapısının önünde defalarca bıçaklanıp, gırtlağı kesilirse, müdahele etmemeyi normal bir durum olarak görüyorsunuz. İşte bu acizliktir! Böyle davranan bir ülke ortadoğu halklarının değil, ortadoğunun ancak bir unsurunun, Sünni İslam'a tabi kesiminin lideri olur. Hatta onu bile olamaz, olduğunu sanar. AKP'nin de tek derdi budur. Zerdüşt'ünden, Ezidi'sine, Caferi'sinden, Şii'sine, Selefi'sinden Sünni'sine tam bir kültürel yelpazeden oluşan toprakları sadece bir dinin, bir mezhebine peşkeş çekmek için bir tarafını yırtan, bu uğurda korkunç insanlık suçlarına göz yuman, hatta o suçların işlenmesini destekleyen işler yapan manyak bir iradedir AKP! Bunu onun sunağından yemek yemeyen ama şamarını yiyen anlar sadece. Peki Gezi boyunca ağzı burnu kırılmış ulusalcı arkadaşlarım nasıl olur da bunun farkında olmazlar?

Kürtlerin Gezi hareketine, Sırrı Süreyya'nın destansı ve film fragmanlarını kıskandıran başlangıç ateşi hariç, kapsamlı ve anlamlı bir destek verdiklerini söylemek zordur. Gezi hareketine gelen ulusalcı kesim desteğinin büyüklüğü karşısında geri çekilmeyi yeğlemiştir Kürtler. Bireysel olarak hareketin başından sonuna kadar direnen Kürt arkadaşlarımız vardır elbet ve kendilerine ne kadar teşekkür edilse azdır. Daha sonrasında Kürt siyasetinin, daha doğrusu bu topraklardaki tüm siyasi hareketlerin ilkesizliği ve "pragmatizm" adı verilen omurgasızlığı çıkmıştır meydana. Düşünün...Yüzyıllardır ezildiğini, sömürüldüğünü iddia eden bir halkın siyasi temsilcileri, bu topraklara gelmiş en zalim, en vizyonsuz, en hırsız diktatörünü, sırf siyasi fayda sağlamak uğruna alkışlayabilmiş, onunla masaya oturabilmiştir.  Bu Kürt siyasetçisinin ne kadar dar kapsamlı ve ırk odaklı düşündüğünün en somut ve tartışmasız kanıtıdır. Kürt siyaseti sınıfta kalmıştır. Kendi özgürlüklerini bir diktatörün iznine bağlayacak kadar karaktersizleşmiştir. Bunun hesabını tarih önünde vereceklerdir.Ancaaaak! Kürt siyasetçisi ne yaparsa yapsın, ne kadar vandalizm yaşanırsa yaşansın, 21...evet sayı ile 21 insanımız ölmüştür!  Bu Gezi eylemlerinde ölen insan sayısının nerede ise 3 katıdır! Kimse ölen insanları konuşmaz iken hangi bilinçaltı yerleştirmeler benim ulusalcı arkadaşlarıma yanan bir Kızılay kan arabasını konuşturmaktadır?  Bu ülke terörün başladığı ilk günden bugüne kadar nasıl bir algı manipülasyonuna maruz kalmıştır?

Gezinin ilk gününden beri devletin ve onun uşağı basının söylediklerine hemen inanmamayı bir refleks haline getirdim. Devletin ve yandaşlarının, tarihin en barışcıl eylemlerini bir "vandalizm" olarak göstermek çabasını bizzat gördüm. Bu nedenle bugün yaşanan Kürt ayaklanması ile ilgili haberlere de şüphe ile yaklaşıyorum. Hemen inanmıyorum, inanmayacağım. Benim devletim yalancı olduğunu defalarca gösterdi! Ancak benim ulusalcı arkadaşlarım nasıl bir kodla yıkanmıştırki hemen kendine söylenene atlamış ve sosyal medyadan kin, öfke kusmaktadır Kürt halkına?

Bir ay boyunca zulme uğrayan, gaz yiyen, kan kusan ulusalcı arkadaşlarım nasıl oldu da hemen her gün gaz ve ilaveten kurşun yiyen insanlara "oh olsun!" diyecek kadar duyarsızlaşmıştır?! Bugün televizyonlarda parçalanmış bankamatikleri görüp içi parçalanmak, can vermiş gencecik Kürt gençlerini görmezden gelmek nasıl bir seçimdir?

Kızamıyorum...Çocukluğumuzu, gençliğimizi zehirleyen o kitle iletişim oyuncağının etkisinden kurtulmak kolay değil. Benim gibi biber gazı solumayı alışkanlık haline getirenler, gazın nefes yolları açıcı etkisi sayesinde belki daha çabuk ayılıyor ama o kadar anlatmamıza rağmen hala ayılamayana da kızamıyorum. O zaman onların anlayacağı şekilde anlatalım...

Türkiye üzerinde çeşitli halkların yaşadığı bir ülkedir. Ülkenin kuruluşundaki iddia, tüm halkların hep beraber mutlu mesut yaşayacağı şeklinde olmuştur. Tüm halkları birleştirmek için bir çatı unsur seçilmiş ve Türk ırkına dair simgeler "ortak ulus özellikleri" olarak kabul edilmiştir. Dil, mezhep, kültür, tarih, gelenek vs...Bunları bu topraklarda yaşayan hemen tüm halklar kabul etmiş ancak bir halk, Kürt halkı en başından beri kendi kültürünü ve dilini korumak istemiştir. Çok sayıda Kürt ayaklanması ve egemen unsurun cezalandırıcı faaliyetleri, halklar arasındaki ayrışmayı derinleştirmiştir ve günümüzdeki birbirini tamamen red etme noktasına kadar getirmiştir. Bugün Güneydoğu'ya gitmeyen biri, o toprakları hala batının illerinden biri gibi falan sanabilir. Ancak gerçeklik bundan çok daha farklıdır ve ulusalcılığa "ırk" boylamından bakan biri tarafından çok çok acı olarak algılanacak kadar keskindir. Ülkenin malum bölgesindeki halkın nerede ise tamamı kendisini "Türk" olarak görmememektedir ve görmeyecektir. Ne kadar keskin sözler edersek edelim bu değişmeyecektir. Oranın halkı "Kürt"tür! Bununla gurur duymaktadırlar ve bu onların hakkıdır! Kendi dillerinde eğitim almak, kendi kültür ve dinlerini yaşamak istemektedirler! Bunu şimdi değil yüzyılı yakın zamandır istemektedirler ve bu isteklerinin karşıt simgelerini, yani bayrağı, Atatürk büstünü düşman olarak görmektedirler. Bu o simgelerin gerçek birer düşman olmasından ziyade, Kürt halkına ırksal asimilasyon yapmaya çalışan egemenlerin en yoğun kullandıkları simgeler olmasından kaynaklanmaktadır. Kürt halkına yapılan korkunç işlerin faillerinin bu simgeleri ne kadar yoğun kullandığını düşünürsek, bu anlaşılabilir bir tepkidir.

Benim gibi "Ulus Devlet" kavramının hala en geçerli ve etkin bir arada yaşama yöntemi olduğuna inanan biri için, güncel olarak başarılı bir "Ulus Devlet" oluşumunun, ırk unsurundan halklar düzeyinde bağımsız olması gerekmektedir. Elbette bir çatı ulusun dil, tarih gibi özellikleri, o topraklarında yaşayan tüm halklar için iletişim ve bir arada yaşama aracı olmalıdır. Ancak her halk kendi dilini, dinini, geleneğini sonuna kadar yaşamak konusunda sonuna kadar özgür olmalıdır.  Buna en başarılı örnek Amerika Birleşik Devletleri'dir. İçinde çok sayıda ırkı barındıran bu ülke ortak bir dil ve din ekseninde, çatısı altındaki halkları birleştirmiş ancak onları değiştirmeye veya dönüştürmeye çabalamamıştır. Konu bu kadar basittir. Her fırsatta "Yeni Türkiye" diye anıran bilincin, "yeni" olarak tanımladığı muğlak ifadenin içini doldurması bu kadar kolaydır. Ancak "stratejik derinlik" akademisyenleri o kadar derin düşünmektedir ki, bizim yalın yaklaşımımız onların müthiş vizyonu karşısında çok ilkel kalmaktadır :)

Türkiye, bahsettiğimiz anlamda ırklar üstü, modern bir ulus devlet olmak için müthiş bir fırsat yakalamıştır. En başından beri ailenin aykırı çocuğu olarak kendini tanımlamış halk artık bir düşman tehditi altındadır. Türkiye'nin bahsi geçen düşmanı bertaraf etmesi ve tehdit altındaki halk unsurunu koruması çok ama çok kolaydır. Araya kan girmiş bir ilişkinin normalleşmesi için bir olasılık vardır artık. Bunu yapmanın tüm taraflar için getirisi, uzak durmanın vizyonsuzluğundan çok daha etkilidir. Lakin benim iktidarı ele geçirmiş, sünnist hastalıklıklı iktidar bu fırsatı görmezden gelmektedir çünkü onun hayalindeki büyük yapıda Kürtler ırk ve kültürleri ile değil, ancak mezhepleri ile var olacaktır.

Bir ulusalcı artık konuyu daha geniş irdelemek durumundadır. Geçmişte ne yaşanmışsa yaşanmıştır. Sürekli o günleri anmanın kanın durması için bir faydası olmadığı açıktır. Aynı şekilde Kürt halkının her gösteride yakıp yıkma geleneğinin de bir "kabullenmeme", hatta "red etme" geleneğinden geldiği inkar edilemez. Bu gelenek çabuk gitmez. Gezi eylemlerindeki "zarar" verme durumu çok çok düşük seviyede idi. Çünkü kitlesel demokratik tepki geleneği olmayan kesimin hareketiydi söz konusu olan. Gaza suya karşı ayakta durarak direnebilmek iddiasındaydı o kesim. Ancak Kürt halkı onyılların direniş pratiğine sahiptir. O yüzden yaptıkları geçmişin getirdikleridir ve öyle yargılanmalıdır.  Bunu lanetlemek bir çözüm değildir.

Bir ortak düşman çıkmışken, beraber onu bertaraf etmek halkları yakınlaştırır, birleştirir. En azından geçmişin öfkesini yatıştırır. Benim malum şerri iktidarımının aczi malumdur. Ancak içlerinde varsa azıcık akil ve kudretli bir kesim, en azından bu fırsatı görsün. Toplumsal barışımı sağlamak için yakaladığımız bu tarihi fırsatı harcamayalım. Konu gönderilecek 5-6 apache, kobra helikopterinin çözebileceği kadar basittir...yalındır.


15 Eylül 2014 Pazartesi

Demokrasiyi, Demirkırat Sanmak

Demirkırat...

Demokrat Parti ile özdeşleşmiş, onun mirasçısı Adalet Partisi'nin logosunda kullandığı sembol hayvan: Demir bir kır at.

Mehmet Ali Birand, Can Dündar ve Bülent Çaplı'nın Demokrat Parti'yi ve 60 darbesini anlatan müthiş kitap ve televizyon belgeselinin ismi...

Hatta AKP'nin göreceli olarak "modern" logosunun esinlendiği logo.

Peki bilir misiniz, nedir bu "Demirkırat" hikayesi.

Basit.

Demokrat Parti'nin kuruluş logosu
Demokrat parti 1946 yılında kurulduğunda ismini telafuz etmekte zorlanan millet, daha yakın olduğu bir kelimeyi kullanmaya başladı. "Demokrat" oldu sana "Demirkırat". Olay tamamen dil dönmesi meselesi. Dönmedi benim milletimin dili "demokrat" kelimesine. Aslında benim milletimin aklı "demokrat" kelimesine hiiiiç ermedi...Nasıl mı?

Yüzlerce yıllık Osmanlı emperyalizmi ve Cumhuriyetin tek partili dönemi sonrasında "demokrasi" o kadar yabancı, o kadar yeni bir kavramdı ki, kimse onun ön koşullarını düşünmeden, kollarını sıvayıp atladı havuza. Demokrasiyi olabilecek en basit şekli ile, daha doğrusu kendisine anlatılan tek şekli ile kabul etti: "Çoğunluğun gücü ele geçirmesi!". Bu çağdışı, yoz tanım, öyle kabul gördü ki, benim siyasi kavramlara uzak, eğitimsiz halkımdan kimse ne kuvvetler ayrılığını, ne özgürlükleri, ne hoşgörüyü, ne eşitlik ilkesini hesaba kattı. Aldın mı iktidarı, ez diğer tarafı. "Demirkırat"ın, yani Demokrat Parti'nin iktidarı ele geçirdiği 1950 yılından itibaren, millet adına gücü ele geçirenler, diğer tüm ilkeleri yok varsayarak, cumhuriyet tarihinin en faşizan, en ayrılıkçı dönemlerinden birine imza attı. Kendisine oy verenleri sonuna kadar kayırıp, müthiş bir çıkar paylaşımı düzeni kurarken, kendisini desteklemeyen herkesi ötekileştirdi, hatta vatan haini ilan etti. Eleştiriye karşı tahammülsüzlüğü nedeniyle yüzlerce gazeteci binlerce yıl hapse mahkum oldu. Muhalefet milletvekilleri, parti genel başkanları iktidar partisinin çeteleri tarafından taşlandı, linç edildi. TC tarihinin en karanlık anti azınlık hareketi 6-7 Eylül olayları organize edildi. Üstelik tüm bunlar benim "millet" denen sığ çoğunluğun gözünde gayet meşruydu. Gücü elinde tutanlar bu sığlığı kullanarak, gidilebilecek en faşizan noktaya kadar gittiler. Tüm bunlar, milletin eğitim ve hoşgörü seviyesi hazır hale gelmeden ona sunulan "demokrasi" kavramını tamamen yanlış anlayıp, adeta ırzına geçercesine sömürerek içselleştirmesi ile oldu. Koca bir ülke tükendi, eridi bitti. "Demirkırat" ülkeyi mahvetti.

Adalet Partisi İkinci Logosu
Peki "Demirkırat" anlayışı 60 ihtilali sonrasında değişti mi? Ne gezer...Demokrat Parti'nin devamı olarak kurulan AP'de "Demirkırat"ı kullandı. Ne de olsa millet demokrasiyi böyle absürt anlamıştı ve aynı şekilde sömürülmeye hazırdı. Hiç bozmadı AP ve Süleyman Demirel. "Demirkırat" devam etti, günümüze kadar geldi. Aynı sakat demokrasi anlayışı 2014'te aynen devam ediyor. Bir dirhem ilerlediğimiz yok. İktidarı ele geçirenin, muhalefeti silindir gibi ezip geçtiği, tüm ekonomik kaynakları kendi yandaşlarına peşkeş çektiği, sınırsız bir sömürü düzeni kurduğu düzen, "millet" denen, teslime hazır, olayları sığ şekilde algılayan, güç sembollerine ve güçlü karakterlere sorgusuz tapınan bir varoluş kaynağı bulmuştu bir kez kendine. "Demirkırat" olmayan gerçek "Demokrasi" bu kitlenin elinde rehindi hep. "Özgürlük" denen şeyi sadece dinsel sembollerin, o da sadece bir dinin bir mezhebi olmak üzere, rahat kullanımı sanan bu sığ bakış açısı, diğer her inancı sapıklık, haram vs olarak sayarken, kendi değerlerini umarsızca dayattı diğer tarafa. Alevi inancında olmamasına rağmen camileri, din derslerini soktu gözlerine.

Bu "Demirkırat" anlayışı bir devir daha yapıyor. Adeta 1950'den, 1960'a kadar olan dönemdeki gibi. 1960'da ulaşılan korkunç faşist rejimin bir benzeri oluşmak üzere. Güç sahipleri, "millet" denen dar görüşlü kitleden gelen desteğin kesilmemesi uğruna, onların algısı üzerinde, kendileri aleyhinde etki yapabilecek tüm mesajları yok etmek çabasındalar. İnternet sansürleri, telefon dinlemeleri, hapisteki gazeteciler, telefonlarla işten kovulan gazeteciler, taraftar gruplarının darbe teşebbüsü ile yargılanması, yargıya sınırsız müdahele, ortalığa saçılmış yüzlerce açık kanıta rağmen kapatılan yolsuzluk soruşturmaları, sınırsız dün sömürüsü, miting meydanlarında söylenenlerinin yarısının "Allah", diğer yarısının "Onlar" olması vs vs...

Bu "Yeni Türkiye" filan değil, bildiğin 1950'lerin Türkiye'si. Tarih okumayan benim "milletim", bunu da anlamayacaktır elbet ama dert değil. Bu ülkede bir "millet", bir de "HALK" var. Ülkeyi kuran, yücelten Halktır. Her gücü eline geçirdiğinde, onun eserlerini sınırsızca sömüren, yağmalayan ise "Millet".

Millet "Demirkırat" der...
Halk "Demokrasi" der.

9 Eylül 2014 Salı

AKP'yi Gönderecek 5 Felaket Senaryosu

Girişi çok uzatmayacağım...

Millet denen şeyin genel ahlak ve zeka seviyesi malumumuz, tartışmaya gerek yok...

Koşullar böyle devam ettiği sürece iktidar ve ona yapışık çıkar çevreleri oradan inmezler.

Ancak...

Birazdan okuyacağınız korkunç şeyler gerçekleşirse durum farklı olacaktır.

Okuyunca anlayacaksınız çoğunun gerçekleşme ihtimali çok yüksek ve korkunç sonuçları olacak...

Tamamı iktidarın yanlış politikaları, öngörüsüzlüğü, yağma çarkını sürekli döndürme çabası sonucu olacak felaketler...

...ve tamamı için saatler tik tak ediyor.

1.Büyük İstanbul Depremi



Olasılık: 60%
Zarar verme potansiyeli: Çok yüksek
AKP'nin yırtma olasılığı: 90%

AKP'nin iktidarı sırasında mı olur bilinmez ama olacak. Çok sert ve yıkıcı olacak. Bunu 99 yılından beri yüzlerce bilim insanı söylüyor, bilimsel kanıtlarını ortaya koyuyor, simülasyonlar yapılıyor vs vs. Onbinlerce bina yıkılacak, yüzbinlerce insan ölecek. Kıyım daha çok kentsel dönüşüme girmemiş veya henüz tamamlanmamış bölgelerde olacak. Olan yine garibana olacak. Sadece insanların evleri değil, fabrikalar, atölyeler yok olacak. Ekonomik anlamda tam bir yıkım olacak. Geri bırakılmış, itilmiş Anadolu'nun yıkılmış bir İstanbul'u iyileştirme gücü yok malesef. İnsanlar yıllarca çadırlarda, barakalarda yaşamak zorunda kalacak. Altyapı çökecek, salgın hastalıklar başlayacak. Neler olabileceğine dair tahminler için "Metal Fırtına" isimli kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Peki iktidar yıllarca sürecek bu kaostan yakasını kurtarabilir mi? Muhtemelen kurtarır. Camilerde hutbe filan okutur, imamlardan oluşan teselli ve "İsyan etme, şükret!" timlerini kenar mahallelere, çadır kentlere gönderir, Allah der, Peygamber der yırtar. En kötü "CHP'liler cünup dolaşıyordu, ondan oldu!" der. Hatta yıkılan kentin yeniden yapılanması büyük müteahhit kardeşliği için şahane bir fırsat.

2.Küresel Isınma Sonucu Gelen Büyük Kuraklık



Olasılık: 100%
Zarar verme potansiyeli: Çok  yüksek
AKP'nin yırtma olasılığı: 10%

Oluyor bile. Her yer kurudu. İstanbul barajları alarm veriyor, Yalova tamamen susuz, Ankara zehirli Kızılırmak'tan medet umuyor, Ankaralılar kitlesel halde cırcır oluyor, bu yüzden daha çok sifon çekiliyor, daha çok su gidiyor. Koca koca göller kuruyor, haritalar değişiyor, karadeniz artık eskisi gibi sulak değil vs vs...Peki, 30 yıldır tüm bilim insanları tarafından söylenen bu kaçınılmaz duruma karşı AKP ne yaptı? Melen çayından su getirdi...Yakında o çay da olmayacak halbuki. İstanbul'un ormanlarını ve sulak alanlarını kıyıma uğratan 3.köprü, 3.havalimanı gibi çılgın projelerini yapmaya başladı, her dağa 8-10 tane yaptığı HES'ler ile akarsuların rejimini bozdu, kuruttu, öldürdü. Yani susuzluğa çözüm yaratmak yerine aksine daha fazla körükledi. Çünkü onlar için yağmur neden sonuç ilişkisine dayalı bir doğa olayı değil, tamamen ilahi bir hikaye. Allah onları seviyor ya, o yüzden yağmuru kesmez.

Susuz kalınca ülkenin tarımı çökecek, gıda fiyatları aşırı artacak, hijyen ve sağlık sorunları tavan yapacak. Kokacağız. Tek çıkar yol olan deniz suyunu arıtma tesisinin yapımı yıllarca süreceği için aynı süre içinde içme suyumuz bile olmayacak. Ha zaten o tesisi yapmakla ilgili hiç bir derdimiz yok. Ankara - Konya 2 saat o yeter bize. Bu sefer AKP'nin kaçacak yeri yok. Bütün o pisliğe, hastalığa rağmen bu millet yine oy verir mi? Ih ıh...bu sefer sanmıyorum.

3.İnşaat Sektörünün Patlaması



Olasılık: 80%
Zarar verme potansiyeli: Yüksek
AKP'nin yırtma olasılığı: 50%

Bu satırları yazarken İstanbul'da kurulması planlanan finans merkezinin arazisi CHP'li Belediyenin yönettiği Ataşehir'den alınıp, AKP'li Ümraniye'ye veriliyordu. Amaç belli. Rantı paylaşmamak. Bu iş İstanbul'da 20, Türkiye genelinde 12 yıldır böyle devam ediyor. AKP ve "saygıdeğer ancak milletin a. koymaktan kendini alıkoyamayan" müteahhit zümresi dağa taşa inşaat yaptılar. Yüzbinlerce yeni konut arzı sahada bekliyor ve önümüzdeki kısa dönemde daha da fazlası gelecek. Lakin piyasada bunları mevcut fiyatlardan alacak para yok. İnşaat ülkenin ekonomisinin dayandığı tek sektör. Üretim seviyemiz yerlerde zaten. İnşaat işinin patlaması ekonominin patlaması demek. Aynı Dubai'deki gibi bir son bekliyor ülkemi...

AKP bunu öngördüğü için tüm müteahhitlerini devlet projeleri ile fonluyor. Amaç konut işinden uğradıkları zararı, bizim vergilerimizle ödenen çılgın projelerle kapatmak. Dağa taşa yol yaptırıyor ki bazılarından saatlerce bir araba bile geçmiyor. Yol en hızlı inşa edilen ve ödemesi çarçabuk yapılan inşaat tipidir. Şahane bir paylaşım modelidir. Geçen sene çıkarılan bir yasa ile devletin müteahhitleri sorgusuz sualsiz desteklemesi yasallaştı. Üstelik bunun gizli olması, yani kime devlet kasasından para verildiği bilgisinin kamuoyu ile paylaşılmaması da yasallaştı. İktidar üretimi desteklemeyi hiç düşünmedi ve hiiiiç düşünmüyor. O işlerin dönüşü uzun. Fabrikayı kurmak, işletmek, kar etmesini beklemek 10 yılı filan buluyor. Kim bekler o kadar süre.

Bu işin sonunda AKP yırtar mı? Valla olayı dış mihraklara, faiz lobisine, gezicilere, paralele filan sağlam bir senaryo ile bağlarsa yırtabilir. Garibim millet ne bilsin olayın arkasındaki gerçek nedenleri. Onlar için Cengizler, Kalyoncular filan şahane işadamları :))) Lakin ekonomik krizler mutlaka iktidarı yıpratır.

4.IŞİD Terörünün Ülkeyi Vurması



Olasılık: 20%
Zarar verme potansiyeli: Az
AKP'nin yırtma olasılığı: 80%

Malum, ellerimizle büyüttüğümüz nurtopu gibi bir terör örgütü bölgeyi yakıp kavuruyor. Tüm dünya dehşet içinde izleyip lanetlerken, bizim çantacı başbakan "Onları da anlamak lazım canım, sosyolojik bir olay, kızmışlar biraz" filan diyor. 50'ye yakın vatandaşımız şu an ellerinde tutsak ve hiç bir şey yapmaya niyetimiz yok. IŞİD'le çatışacak uluslararası bir koalisyona bile girmiyoruz. Ha bu arada her türlü eğitim, silahlandırma, barınma, tedavi desteğine devam.

IŞİD'in zeka seviyesi malum olduğu için fena halde fevri hareketleri var. Mesela Amerika gibi bir güce kafa tutmak uğruna ABD'li gazetecilerin kafasını kesip servis ediyor. Karşısında 2 dünya savaşına girmiş ve kazanmış, Ortadoğu ve Asya'yı karman çorman etmiş bir ülke olduğunun farkında değil. Aslında farkında ama kendine o kadar güveniyorki. Allahlarının izni ile tüm kafirleri altederler...Di mi? :) Şimdi IŞİD bize döner mi? Döner. Bunların zekası kendilerine sonsuz destek veren bir ülkeye dokunulmaması gerektiğini anlamaya müsait değil. Onun da zamanı geldiğinde müslümanlaştırılması gerektiğini düşünüyor. Reyhanlı'yı patlattıklarını çok net söylüyorlar ama bizim destekçi hükümet hala bu ülkede onlara karşı sempati oluşturabileceğini düşünüyor ve olayı Esad'a atmak için zavallı şekilde çabalıyor.

Peki ülke kan gölüne döndüğünde AKP zarar görür mü? Eğer AKP, cihatçı kökeninden gelen IŞİD sempatisinden vazgeçmeyip, söylemini "Müslüman müslümanı öldürür mü yahu?" gibi salak seviyelerde tutarsa evet görür. Evet milletimiz biraz mal ama o kadar da değil. Normalde çoktan yokedilmesi gereken bir grubun kollandığını şu an herkes biliyor. Ha AKP çark eder mi? Yağma çarkının tehlikeye girdiğini düşündüğü anda vazgeçer.AKP pragmatiktir ve omurgasızdır. Para için cihatçı ideallerinden bile vazgeçer ;)

5. RTE'nin Ölmesi



Olasılık: 5%
Zarar verme potansiyeli: Az
AKP'nin yırtma olasılığı : 0%

Sen eğer bütün yağma çarkını kendine bağlarsan, senden habersiz kimse kupon arazi alıp satamazsa, ihale veremezse, genel yayın yönetmeni atayamazsa, klüp başkanı bile seçemezse, üstüne bi de bir anda ölüp gidersen, senden sonrası tufan olur. Tüm bu çetenin işlerini aynı şekilde yönetebilecek iradede ve zekada bir ikinci adam görülmüyor ufukta. Çocuklarının durumu malum. Bilal, Burak  filan süper zeki ya :)

Peki ona bişi olur mu? Kimse ölümsüz değil ve sağlık sorunları malum. Zaten kendisi de söylüyor, bir kalp krizi herkesi vurabilir. Normalde hiç bir sigorta şirketi ona sağlık ve yaşam sigortası yapmaz. Süikast filan olmaz, inanmıyorum öyle şeylere.

AKP, RTE olduğu sürece vardır. Yağma pastası çok büyüdü. Bunu ondan sonra yönetecek tek bir kişi yok. Mutlaka çıkar kavgaları çıkacak. Bölünmeler, partileşmeler vs. AKP ondan sonra bir daha kendini toparlayamaz.  

Ben muhalif bir siyasetçi olsam şimdiden kuraklık üzerine konuşmaya, "millet" denen o süperzeka kitleyi doldurmaya başlardım. Diğerleri değil ama o garanti.



5 Eylül 2014 Cuma

Bugün "O"nun Adı Muharrem İnce Oldu!

Muharrem İnce, Türkiye solunun en kıvrak zekalı, dinamik ve heyecan uyandıran organik lideridir...

Önce meclisteki, tüm kitlelerin bam teline dokunan konuşmaları, ardından, devletin tüm gücüyle saldırdığı Yalova'daki şövalyevari mücadelesi ve zaferi, en sonunda CHP gibi klikler ve örgütler üzerinden tanımlanmış bir partide hiç kimseye sırtını dayamadan ve taviz vermeden, partinin kudretli liderine meydan okuması ve çok çok kısa bir sürede "inanılmaz" derecede yüksek oy alması bize bazı şeylerin mümkün olduğunu göstermektedir...

Geleneksel siyasete inanmayan biri olmama rağmen, Muharrem İnce'nin, gerektiğinde kollarını sıvayıp faşist diktaya karşı canı pahasına bizzat mücadele edebileceğini görüyorum...

Ulusalcı veya değil, yaklaşan ikinci gezi eylerimde gerekecek lider profiline uymaktadır. Birinci gezi bir egemenlere gönderilmiş uyarıydı ancak yaklaşan ikinci gezinin bir varoluş mücadelesi olacağı açıktır...Bizi Ukrayna'dakine benzer bir süreç beklemektedir...

O dönem geldiğinde ben ve benim gibi faşizm karşıtlarını organize edecek ve bu sefer sonuca ulaşacak yola yönlendirecek bir liderin olması elzemdir...

Adaylar listesinin ilk sırasında artık Muharrem İnce bulunmaktadır. İkinci sırada ise, çok acı ancak henüz hiç kimse yoktur. Bundan sonrası sadece zaman meselesidir...

Yılların "şişirme" isimlerinin artık gölge etmek, kafa karıştırmak yerine "O"nu destekleme vakti gelmiştir. O zaman belki, kişisel hırsları ve egoları uğruna yaptıkları hataların ve ülkeye kaybettirdiklerinin hesabını sormaktan vazgeçeriz.

2 Eylül 2014 Salı

ESKİ ve YENİ TÜRKİYE FARKI :)

Şu "Yeni Türkiye" şeyi var ya...

Hani her yerde duyduğumuz, televizyonlarda sürekli anırılan, içi boş, hem de bomboş kavram.

Hani sanki tüm acılarımızı bitirecek sihirli kelime :)))

Şimdiiii....

Hadi "Eski - Yeni" karşılaştırması yapalım

Eski Türkiye Atatürk...
Yeni Türkiye Tayyip.

Eski Türkiye laiklik...
Yeni Türkiye dindarlık.

Eski Türkiye'de Kürt diye bişi yok...onlar dağ Türk'ü...Kart kurt filan...
Yeni Türkiye'de Alevi diye bişi yok...onlar sapkın bir mezhep...cem evi ibadethane filan değil.

Eski Türkiye'de okumak, mühendis, doktor olmak makbul...
Yeni Türkiye'de dini eğitim, imam hatiplik çok güzel.

Eski Türkiye kızlı erkekli oturmak...
Yeni Türkiye kız erkek bir arada ne alaka?

Eski Türkiye orduyu eleştirmeyen ulusalcı başyazar, köşeyazarı...
Yeni Türkiye AKP'yi eleştirmeyen dindar yazar.

Eski Türkiye'de solcular, dağdakiler vatan haini...
Yeni Türkiye'de geziciler, CHP'liler vatan haini.

Eski Türkiye'de düşman Yunanistan...
Yeni Türkiye'de herkes düşman...IŞİD hariç.

Eski Türkiye Bulgaristan'dan soydaş göçü...
Yeni Türkiye Suriye'den din kardeşi göçü.

Eski Türkiye'de yıldız sermaye Koç, Doğan, yeşil sermaye tukaka...
Yeni Türkiye Cengiz, Kalyon, Topbaş vs şahane, Koç, Doğan işbirlikçi vs.

Eski Türkiye'de Padişah vatan haini...
Yeni Türkiye'de "Padişahım çok yaşa!"

Eski Türkiye'de kudretli paşalar...
Yeni Türkiye'de kudretli bakanlar.

Eski Türkiye askeri istihbarat...
Yeni Türkiye Mit.

Eski Türkiye "Dış düşmanlar!"
Yeni Türkiye "Dış düşmanlar ve onların içerdeki işbirlikçileri!"

Eski Türkiye Asala terörüne kurban giden diplomatlar...
Yeni Türkiye başına çuval geçirilen askerler, rehin alınan diplomatlar.

Eski Türkiye çok kanala, çok sesli basına direnç...
Yeni Türkiye Facebook'a, Twitter'a direnç.

Eski Türkiye çok partili sistem, koalisyonlar dönemi...
Yeni Türkiye tek parti.

Eski Türkiye gizli ve tabana yayılmış yolsuzluk...
Yeni Türkiye merkezi ve açık açık yapılan yolsuzluk.

Eski Türkiye askere zorunlu saygı...
Yeni Türkiye Reza, Cengiz, Bilal gibi acaip tiplere zorunlu saygı.

Eski Türkiye "Beyaz Türklerin" evindeki akvaryum...
Yeni  Türkiye rövanş pisti.

Eski Türkiye Diyarbakır cezaevi...
Yeni Türkiye Silivri toplama kampı.

Eski Türkiye Cumhurbaşkanı frak, fötr şapka...
Yeni Türkiye Cumhurbaşkanı kareli ceket.

Eski Türkiye'ye mesafeli Ermeni...
Yeni Türkiye'de "Affedersin Ermeni"

Eski Türkiye "Benim memurum, benim vatandaşım!"
Yeni Türkiye "Benim aziz milletim!"

Eski Türkiye'de türban siyasal islamın simgesi...
Yeni Türkiye'de kahkaha atan kadın ahlaki çöküşün göstergesi.

Eski Türkiye'de Deniz Gezmiş, Mahir Çayan terörist...
Yeni Türkiye'de Berkin Elvan bile terörist.

Eski Türkiye'de "Hassas yerlerde konuşulmaması gerekenleri konuşan Aziz Nesin"
Yeni Türkiye'de "Yazmaması gerekeni yazan Fazıl Say"

Eski Türkiye faili meçhul cinayetler ülkesi...
Yeni Türkiye faili belli cinayetler ülkesi (Emri ben verdim!).

Eski Türkiye köşe yazısı ile hapse atılan yazar...
Yeni Türkiye köşe yazısı ile kovulan, aç kalan yazar.

Eski Türkiye iktidara yollanan "Şu gazetecileri, bürokratları işten çıkarın!" listeleri...
Yeni Türkiye patronlara açılan "Kovun şunu, nerede yazarsa yazsın!" telefonları.

Eski Türkiye faydalı ve kullanılan, sonra da çöpe atılan Kürt kökenli yazarlar...
Yeni Türkiye faydalı ve kullanılan, sonra da üzerine sifon çekilen liberal yazarlar.

Eski Türkiye'de egemenlerin çıkarına dokunmadığın sürece özgürsün...
Yeni Türkiye'de egemenlerin çıkarına hizmet ettiğin sürece özgürsün.

Sözün özü...

Bu eski kasanın makyajlı hali bile değil, kimse almaz ;)

15 Ağustos 2014 Cuma

Yılmaz Özdil Üsluptan ve Abartmaktan Gitti




"Ne yolsuzluğu, biz binlerce km yol yaptık!"

"Yasin El Kadı'ya (Uluslararası islami terorist) kefilim!"

"Bu çapulcular dozerlerle ağaçları söktüler!"

"Üstü çıplak, altı deri pantalonlu 80 gezici, türbanlı bacımıza bira şişeleri ile saldırdılar, üstüne işediler!"

"Her alkol alan, alkoliktir!"

"Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak!"

"Onlar gemi değil, gemicik!"

"Apo ile görüşen şerefsizdir!"

"Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Yıllar yılı içerde olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı!" (33 aydınımızı çatır çatır yakan katillerin zaman aşımından serbest kalmasını kutluyor)

"Kadın mı, kız mı belli değil"

"Başbakana "Yuh!" çekersen tokadı yersin!"

"İsrail dölü!"

"Ananı da al git!"

"Ne o 3 dil biliyormuş! Tercüman mı arıyoruz biz?!"

"Bunlar olağan şeyler. Bakın Amerika! Teknolojisiyle herşeyiyle...yıl 1907, iki ayrı madende grizu ve kömür patlaması kazası, 361 ölü" (Soma'da ölen 301 madencimizin acısını hafifletmek için Buffalo Bill'in yaşadığı zamandan örnek verirken)

...

"Başbakan Bilal olsun" diyen Yılmaz Özdil abarttı valla.

Ha bi de kötü üslubu var di mi?

"Mezarında TOMAlar nöbet bekleyecek, insanlar tükürmesin diye!"

Çok ayııııp! Haketmiş valla. Abartmayı, hakareti böyle düşük seviye yaparsan kovarlar adamı haklılar!

Halbuki;

"Sadrazam Bilal olsun, babası Padişah olsun, anası Hürrem olsun, Yiğit saray soytarısı, Cengiz lazımlığı tutsun, Reza haremdeki oğlan olsun" desen...

"Mezarında TOMAlar nöbet bekler ama millet senin mezarına tükürür, işer, cesedini çıkartır, köpeklere yedirir!" yazsan...

Şimdiye Cumhurbaşkanıydın Yılmaz! Bu millet seni en tepeye gözünü kırpmadan taşırdı.

Ah be Yılmaz ne yaptın, neden korktun?

...

Yılmaz Özdil'in gidişi ile tüm muhalefet yer altına girmiştir. Bundan sonra oradan saldıracağız. Haaaa, oranın kuralları serttir. Yere düşene kadar sürer dövüş. Sonra "naptık biz???" demeyesiniz sakın!

AĞZINIZA AĞZINIZA ÇAKARIZ!

;)