9 Ocak 2015 Cuma

"Avrupa İslamofobi'ye kapılmasın!"... İyi de bu ülkenin yarısı İslamofobik!

Son saldırıların Avrupa'daki İslamofobiyi körüklemesinden korkuyormuş bizimkiler...

Öyle bişi olmasın diye sabah akşam demeçler veriliyor, aman dileniyor Avrupa hükümetlerinden...

"Bu saldırıların İslam'la ilgisi yok! Lütfen korkmayın!".

Peki bu ülkedeki İslamofobi ne olacak?

Ülkemin yarısında İslamofobi olduğunun ne zaman farkına varacaksın seni süper zeki panislamist egemen?

Korkuyoruz be korkuyoruz! Senin İslam diye bize yansıttığın şeyden korkuyoruz!

İmam hatipli olmana rağmen, 14 yaşında polis tarafından öldürülmüş çocuk için bir rahmet okumadığın, annesini meydanlarda onbinlere yuhalattığın zamanki vicdansızlığından korkuyoruz!

Bir insanı kafasından vurup öldüren polise 7 yıl ceza verilince, "Paraleller verdi bu haksız cezayı!" diyerek yargıyı baskı altına aldığın zaman korkuyoruz!

Aynı şekilde 16 yaşındaki çocuk hakkında hapis kararı vermeyen hakimi sürdüğünde, ardından onu zindana arttırdığında korkuyoruz!

Çocuklarımıza dayattığın zorunlu din dersli, çağdışı, bağnaz eğitim sisteminin çıkaracaklarından korkuyoruz!

Koca bir kentin "Allah! Peygamber!" diyerek insanları canlı canlı yaktığı zamanlardan korkuyoruz!

"İstesenizde istemesinizde Osmanlıca öğreneceksiniz!" dediğin zamanki dayatmadan korkuyoruz!

Sabaha karşı gazetecileri attığı twitler nedeniyle gözaltına aldırdığında yazmaktan korkuyoruz!

İçimizden geçenleri yazdığımız zaman işimizden kovulmaktan, aç kalmaktan korkuyoruz!

Ortalıkta çarşaf çarşaf deliller dolaşırken, zamanın yargısının el koyduğu rüşvet paralarını faizi ile beraber iade ettiğindeki vurdumduymazlıktan korkuyoruz!

Suça karışsın karışmasın yüzbinlerce insanı yargılamadan, sorgulamadan "haşhaşi", "kafası dumanlı", "vatan haini", "darbeci" diye damgalama toptancılığından korkuyoruz!

Avrupa'nın göbeğinde eli kanlı vahşi yobazlar oluk oluk kan dökerken, "ama onlarda...", "lakin" diye başlayan koca koca paragraflarla bu vahşeti makul göstermeye çalışan yandaş gazetecilerinin ahlaksızlıklarından korkuyoruz!

Cumaya gitmediğimiz zaman hakettiğimiz terfiyi, ikramiyeyi alamamaktan korkuyoruz!

Arkadaşlarımızla içki masası sohbet fotoğrafımızı sosyal medyaya koyduğumuzda fişlenmekten korkuyoruz!

İnternette istediğimiz siteye girmekten korkuyoruz!

Telefonda arkadaşımıza içimizden geçenleri söylemekten korkuyoruz!

"Dövme yaptıranlar sildirsin, yoksa Allahtan af dilesin!" dediğin zaman dövme ile denize girmekten korkuyoruz!

"Küpe takmak mekruhtur!" diye fetva verdiğin zaman küpemizle sokağa çıkmaktan, işe gitmekten korkuyoruz!

Hoşuna gitmeyen bir blog veya köşe yazısı yazdığımız zaman altına yüzlerce hakaret ve tehdit dolu mesaj geldiğinde korkuyoruz!

Hiç olmamış bir Kabataş olayını varmış gibi gösteren medyandan, olmadığı ispatlandığı halde hala varmış gibi inanan milyonlarca fanatiğinden korkuyoruz!

Aleviler, kürtler artık ellerinde pompalı tüfeklerle nöbet tutuyor mahallelerinde, bil bakalım neden?

Korkuyorlar senden... öncelikle senin polisinden, askerinden, ardından eli palalı esnafından, "zorla evde  tuttuğun %50"den korkuyorlar!

Seni desteklemeyen herkesi "vatan haini" ilan edip, hiç alakamız olmadığı halde, seni destekleyen muhafazakar kitlenin geçmişte çektiği tüm acıların nedeni olarak bizi gösterdiğinde korkuyoruz!

"Bu ülkede inşallah gayler, eşcinseller olmayacak!" dediğinde korkuyoruz!

"Bunlar Zerdüşt, bunlaaar Ali'siz Aleviii, bunlaaaar ateist!" diye hedef gösterdiğinde korkuyoruz!

"Talimat verdim, kızlı erkekli kalmaların önüne geçilecek!" dediğin zaman korkuyoruz!

"Hırsız var!" dediğimizde tutuklanmaktan korkuyoruz!

"Alnı secdeye varan kötülük yapmaz!" diyerek ahlaksızlığa, yolsuzluğa bulaşmış yüzbinleri içimize salmandan korkuyoruz!

Sivas zanlılarını savunmaya kalktığında inanamıyoruz, dehşete düşüyoruz, korkuyoruz!

Ortadoğu kan bataklığı haline getiren IŞİD'e, "Kızgın çocuklar, anlamak lazım" dediğinde korkuyoruz!

İnsani yardım diye ortadoğuya 2000 tır silah, roket, kurşun gönderdiğinde korkuyoruz!

"Beyaz kefen giydik, liderimiz ne yaparsa yapsın arkasındayız" diyerek korkunç bir kör inançla seni destekleyenlerden korkuyoruz!

Bu yazıyı okuduğunda, dişlerini gıcırdatarak ve "Hah! İşte böyle korkacaksınız işte!" diyerek zevk suları akıtan güruhtan korkuyoruz!

Tencere tava çaldım diye senin aklına uyup bizi polise ihbar eden kapı komşumuzdan korkuyoruz!

Eğer senin dinin İslam ise ve yukarıda yaptıkların İslam'a uygun ise...

Ülkenin yarısı artık İslamofobik...

...ve bu senin eserin...gurur duy!



8 Ocak 2015 Perşembe

Panislamizmin Yan Etkisi: Afganlaşmak

İslam dünyasındaki bütün katliamların, barbarlıkların, yozlaşmanın batı dünyası tarafından doğrudan veya dolaylı olarak tasarlandığı veya desteklendiği doğrudur. Lakin buna imkan sağlayan, İslam dünyası içinde batı ile işbirliği yapmanın kendi çıkarına olduğuna inanan güç odaklarının olmasıdır. Irak'ın parçalanmasından, Suriye'nin kan gölüne dönmesinden, Libya'nın şeriatçı kabilelerin eline geçmesinden ve her taraftaki aşırı radikalleşmeden faydalanan sadece batı ülkeleri değil, aynı zamanda Ortadoğudaki feodal yapıyı sürdürmeye çalışan yerel inanç lordlarıdır. Bu işbirlikçi lordlara hizmet etmek istemeyen, en azından onların etki alanından çıkmaya çalışan isyankar Ortadoğuluların sayısı ve etkisi o kadar azdır ki, dünküne benzer vahşet görüntülerinden sonra karşımıza sürekli çıkarılan "gerçek İslam bu değil" klişesinin karşısına artık çok rahat koyabildiğimiz, "Peki nedir o zaman? Nerede yaşanmaktadır?" sorusuna verilecek sağlam tek bir cevap çıkmamaktadır koca coğrafyadan. 

Bireye karışmayan ancak dinin toplumsal kural ve pratiklerini gözardı eden, hatta bir miktar değiştiren pozitivist devrimlerle restore edilen Türkiye, 5 yıl öncesine kadar, bu soruya karşı verilebilecek tek olumlu cevaptı. Artık bunu söylerseniz size deli gözüyle bakılır. Liderlerinin 50 kişinin öldüğü toplumsal bir olaydan sonra sadece dini inancı kuvvetli olan bir kişinin ismini zikrederek rahmet dilediği, sabah akşam televizyonlarında insanların neleri giymemesi, sürmemesi, yapmaması, içmemesi gerektiğinin anlatıldığı, farklı bir görüş dile getirmenin darbecilik olarak adlandırıldığı ve zindan tehditi ile önlendiği bir ülkenin, şirin ve içleri rahatlatan bir "gerçek İslam" modeli olarak kendini ifade etme şansı kalmamıştır. 

Kendi içinde bir devamlılık, asla kötülüğe izin vermeme, cahiliye devirlerine geri dönmeme taahhütleri içeren destansı "gerçek İslam" iddiasını adeta kağıttan bir kale gibi çökerten, kullanılmaz hale getiren maalesef bizzat Türkiye'dir. Bu ideolojik çöküş sadece İslam alemini  değil, bizi İslam dünyası ile iletişim kurabilmek, onu anlayabilmek için bir alfabe kılavuzu olarak kullanan, bizim yumuşatılmış yüzümüzü, sert ve görgüsüz Asya veya Ortadoğu müslümanlarına tercih eden batı dünyasını da müthiş bir hayal kırıklığına uğratmıştır. Batı dünyası, bugüne kadar entegrasyon konusunda fazla rahatsızlık çekmediği Türk müslümanlarını en kalabalık ve faydalı azınlık olarak kabullenmişti. Bugün aynı azınlığın içindeki aşırıların, aynı diğer müslüman azınlıkların içindeki aşırılar gibi Suriye'ye, Irak'a gidip nasıl kafa kestiğini, korkunç cihatçı tehditlerde bulunduğunu görüyor ve korkuyor. Batı aldatıldığını düşünüyor ve haklı.  Bizi, yani Türkleri, bir Cezayirli veya Pakistanlı cihatçıdan ayıran tek fark "ümmetçi" değil "milliyetçi" olmamızdı. Sağolsun mevcut iktidarımızın panislamist gerizekalı idealleri yüzünden bu ayrıştırıcı özelliğimizi kaybettik. Şimdi hepimiz batının gözünde tek potada erimiş vaziyetteyiz. Dün itibariyle hiç bir Türk vatandaşı kendisinin bir Afgan veya Irak vatandaşından daha makbul olduğunu düşünmesin. Evrensel olarak değiliz zaten hepimiz eşitiz. Ancak başkalarının gözünde bizi onlardan ayıran ve çok daha olumlu bir yere koyan özelliklerimizi kaybettik. Kimse "Kobane nere Hakkari nere? Zaten düştü düşecek!" veya "Filistin'e yapılmış saldırıyı kendimize yapılmış sayarız!" şeklinde cümleler kuran bir liderin kontrol ettiği halkları, feodal inanç lordlarının tutsağı olan kitlelerden farklılaştırabilecek bir unsur sunmaya niyetli olduğuna inanmaz. Aynı liderin kontrolündeki basının iki gündür saldırı ile ilgili "ama", "ancak", "batının oyunu" gibi empatiden uzak ve dar dünya görüşlerini destekleyen manşetlerini okuyan herhangi bir batılı için artık biz birer Pakistanlıyız. Kategorize etmek kötüdür ve yanlıştır ama kaçınılmazdır. Kabul edelim veya etmeyelim biz böyle sığ bir kategorizasyonun kurbanı olmamalıydık ancak olduk.

Acı ancak yeryüzü kabuğunda en kuvvetli ve etkin panislamist ideali ortaya koyan ve kitleleri bu idealin arkasında birleştiren sadece bir hareket var. Cihatçılık! Bugün Suudi Arabistan tüm dünya müslümanlarına çağrı yapsa sizce kaç kişi peşinden gelir? Aynı şekilde bizim panislamistler çağrı yapsa kaç kişi ciddiye alır? Ancak El Kaide ideolojisi onyıllardır dünyanın her yerinden müslümanları cezbediyor, yurdundan, ailesinden koparıyor ve tek bir amaç uğruna hayatlarını vermesini sağlıyor. İçinde bulunduğumuz durumun 1000 yıllık haçlı seferleri döneminden hiç bir farkı yok. O zamanlar Hristiyan alemi müslümanlara karşı milliyet, dil vs farketmeksizin birleşirdi, şimdi sünni İslam alemi diğer tüm unsurlara karşı, hatta aynı dine sahip fakat farklı mezhepten halklara karşı birleşmek üzere. Üstelik arada 1000 yıl hiç yaşanmamış ve gelişmemişiz gibi, o dönemin tüm vahşi ve ahlaksız yöntemlerini kullanarak yapılan bir cihat pratiği ile.

Ümmetçilik kontrolden çıktı, cihatçılık oldu. İlk önce yok edeceği kendisine rakip olarak gördüğü diğer panislamist hareketler. Bilin bakalım sıra kimde?      

7 Ocak 2015 Çarşamba

Paris Katliamına Gelene Kadar Kısa Kışkırtmalar Tarihi

Kısa kışkırtmalar tarihi:

7 Ocak 2015…Hz Muhammed’in çıplak karikatürlerini yayınladığı için Charlie Hebdo dergisi basıldı, 10 karikatürist ve 2 polis kalaşnikof ve roketatarlarla öldürüldü...

1978’de Aleviler nasıl yaptılarsa bir şekilde Sünni müslümanları kışkırttılar. Evleri önceden işarelenmiş 111 kişi satırlarla, sopalarla, tırmıklarla parçalanarak öldürüldü. Kadınlara tecavüz edildi. Hamile kadınların karınları yarılarak bebekleri çıkarıldı...

1993’de ateist Aziz Nesin Sünni müslümanları kışkırttı 33 yazar, ozan, düşünür canlı canlı yakılarak öldürüldü…

2014’de Ortadoğudaki Sünni müslümanları kışkırttılar, onlarda kızdı, IŞİD’i kurdu, Şii, Ezidi, muhalif Sünni kim varsa soykırım yaptı, kafa kesti, uçurumdan attı, yüzlercesini soyup yan yana yere yatırdı kurşuna dizdi, binaya doldurup havaya uçurdu. Ezidi kadınlar çırılçıplak soyuldu ve 3-4 kişi tarafından başı aşağıda tutularak boyunları kesildi. Kafir kanı toprağı kirletmesin diye vücutlarındaki kan tükenene kadar altlarında leğen tutuldu…

2006 yılında, bugün yayın hayatına tam gaz “yandaş” olarak devam eden şeriatçı bir gazete Danıştay üyelerinin vesikalıklarını ilk sayfadan yayınlayıp İslam düşmanı diyerek hedef gösterdi. Alparslan Arslan isimli bir yobaz avukat cebine gazeteyi koydu, eline silahı alıp danıştayı bastı. Yücel Özbilgin’i kafasından vurarak öldürdü, 3 kişiyi yaraladı. Dünyanın en bariz kışkırtması ve cinayeti sözkonusu olunca zamanın paralelleri devreye girip olayı “Ergenekon” isimli hayali bir terör örgütüne attılar...

2012 yılında gerizekalı bir yönetmen tarafından gerizekalı ve hiç bir sanatsal değeri olmayan “Müslümanların Masumiyeti” isimli bir film çekildi. Yine Hz.Muhammed’e hakaret edildiği iddiası ile İslam dünyası ayaklandı. Dünyanın her yerindeki gösterilerde yüzlerce insan öldü.

2011 yılında ABD’de gerizekalı bir rahip Kuran-ı Kerim’i yakınca, Afganistan’da BM binası “kışkırtılan” sünni müslümanlar tarafından basıldı, 7’si yabancı 12 kişi öldürüldü. Çoğu binanın önünde, tekbirlerle kafası kesilerek öldürüldü…

1930 yılında Manisa’nın Menemen ilçesinde, Cumhuriyet Devrimleri ile fena kışkırtılmış Derviş Mehmet ve bir grup gerizeka kendilerini durdurmaya çalışan Asteğmen Kubilay’ın başını gövdesinden ayırarak ve sopaya geçirip sokaklarda dolaştırarak rahatladı…

2013’de “Kurabiye Tayyip” sloganı yüzünden aşırı derecede kışkırtılan dönemin başbakanı polise ve esnafa, göstericilere karşı sert müdahale emri verdi. Bunun sonucunda 8 kişi kafalarına biber gazı fişeği sokulmak veya sopalarla dövülmek suretiyle öldürüldü. Ölenlerden biri 14 yaşında bir çocuktu…

1955’de İngiltere’de süren Kıbrıs müzakerelerinde “Türk Milletinin Tepkisini” taraflara göstermek için devlet eliyle bir kışkırtma yapıldı ve İstanbul’da gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı semtlerde organize linç, tecavüz ve yağma olayları yaşandı. 400 kadın tecavüze uğradı, 12 gayrimüslim linç edildi.

6-7 Ekim 2014 tarihinde,  Kürt siyasi hareketinin lideri parti tarafından yapılan sivil itaatsizlik çağrısı sonunda kışkırtılan milyonlarca Kürt sokaklara döküldü, 50 kişi öldü. Bu ölümler sonucunda tek bir polis tutuklanmadı hatta hakkında sorgulama açılmadı. Resmi açıklama halkın birbirini öldürdüğü şeklinde oldu…

Ben yoruldum…siz istiyorsanız devam edin...

30 Aralık 2014 Salı

Noel Baba da Sıfırladı Gitti! Güle güle 2014!

Güle güleeee!



Bu sene biraz ilginç oldu...

2014 heybesine doldurdu, sıfırladı, gittiiiii....

Normalde onun bize hediye filan vermesi gerekiyordu ama tam tersi oldu nedense...

Neler aldı peki?

Kuvvetler ayrılığı yok artık, hepsi tek kişide toplandı...


Eski Türkiye'nin köhne, vatan haini demokrasisi gitti! İçinde bırakın açık eleştiriyi, sadece ima olan twitler, köşe yazıları, blog yazıları, televizyon dizileri sabaha karşı evinizin basılıp gözaltına alınmanız için makul şüphe yarattı...güce tapan dogmatik akılların makullük cetveli ne kadarsa o kadar makul oldu o şüpheler...

Bu satırları yazarken gazeteci Sedef Kabaş, 17 Aralık gibi dünyanın en çok kanıtlı ve suçun ayan beyan ortada olduğu bir soruşturma hakkında takipsizlik kararı veren hakimi unutmamamızı isteyen bir twit attığı için henüz gözaltına alınmış, çocuğunun tablet bilgisayarına el konmuştu, 16 yaşında bir çocuk hapisten yeni çıkmıştı...

Muhteşem bir başarı ile ilerleyen ve akan kanı durduran, anaları artık ağlatmayan çözüm süreci sayesinde sadece iki günde 50'den fazla Kürt vatandaşımız öldü, güneydoğuda iki aşırı uç arasında savaş çıktı, komşu komşuyu keser oldu...ama analar nedense artık ölülerine ağlamaz oldu...

Televizyonları, gazeteleri fikri açıdan eciş bücüş, baştan aşağı çelişkili, dünün Pensilvanya dostu bugün paralel(!) düşmanı, ağzı aşırı bozuk ve tükürüklü, iktidarla kolkola girmiş, müteahhit dostu, yepisyeni bir gazeteci topluluğu işgal etti...ancak bildiğin işgal etti...nice özgürlükçü, ulusalcı yazar köşelerini bu acaip yaratıklara bırakmak zorunda kaldı..işsiz kaldı, aç kaldı...

Bir saf şarkıcı hariç, Alevilerin tamamı 13 yıldır kendilerine verilen sözlerin yalan olduğunu nihayet anladı...

Dünya 1000 değil, 1150 odalı yeni sarayımızla maalesef dalga geçti...üzüldük tabi...az para harcamadık biz o saraya...
Dünya gazetecilerin gözaltına alınması ile dehşete düştü...halbuki onlar gazetecilikten gözaltına alınmamıştı, anlamadılaaaar!
Dünya 17-25 Aralık gibi kanıtların ortalıkta dolaştığı ve devasa boyutlu iki yolsuzluk dosyasının kapatılması karşısında şoke oldu...zavallı dünya! Onlar darbe planıydı be, darbe!
AB hayali bitti...aman çok da fifi!

Osmanlıca gibi ölü ve kolaj bir dilin zorunlu okutulması gibi bir dayatmayla yüzleşti çocuklarımız...

9 yaşındaki çocuklar dinlerini nasıl olduysa tam anladı ve özgür iradeleri ile başlarını örtmek istediklerinde "eyvellah" dendi, "ört kızım"...
Ancak 19-20 yaşındaki kızlar nedense kendi değer dünyalarını bir türlü oluşturamadı ve kızlı erkekli yaşamaları devlet marifeti ile engellendi...

2014 de milyonlarca kadın doğum kontrol yöntemleri ile vatana ihanet etti...
Nişantaşında oturan elitistler, cafelerde demlenirken twit atıp, provokasyon yapıp vatana ihanet etti...
İki yıl öncesine kadar vatan aşığı koca bir cemaatin tüm mensupları, sadece bir günde, kirli işlere bulaşsın bulaşmasın, toptan haşhaşi oldu, vatana ihanet etti...

Ekonomik büyüme nedense bildiğin durdu, nüfus artışına cevap veremez hale geldi...
İşsizlik rekor kırdı...
Dolar rekor kırdı...
Dış borçlar Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine çıktı...
İmalat sektörü yerinde saydı, yüksek teknoloji hak getirdi ama inşaat her zamanki gibi aldı yürüdü...Sağolsun milletin bişeyini bişey yapan Karadenizli müteahhitlerimiz :)

Ortadoğu iyice pislik içinde kaldı, el kadar çocuklar kafa keserek dindarlıklarını ilan etmeye başladı...
Suriye'de bizim bitirmediğimiz savaş yüzünden yüzbinlerce mülteci yine bize sığınmak zorunda kaldı...

Haaa! Marmaray tüpünde! Ankara Konya iki saat! Ankara İstanbul 4 saat! 3.Köprü ayakları bitti! Çamlıca'daki camii şahane! İzmir otobanı ne güzel olacak! 3.Havalimanı inşaatı muhteşem! Hobaaa! Bütün övünçlerimiz betondan oldu bu sene! Hadi göbek atalım! Hop hop!

Ha bu arada bu yazı bile muhtemelen makul şüpheli oldu. Yok yok rahat olun memur bey, hakaret yok burada, olur mu hiç, ne haddimize?! Paralel, vatan haini miyiz biz? Eski Türkiye'nin darbeci tayfası mıyız? Olur mu hiiiç? Hakaret kabul ederim memur bey! Lütfen! Biz vatanımızı milletimizi severiz! Yaşasın yeni Türkiye! Yaşasın aziz millet!

Oldu mu? ;)







24 Kasım 2014 Pazartesi

Kadın Erkek Eşit Değildir...Doğru...Kadın Günümüz Dünyasında Erkekten Üstündür.

Konuştu:

"Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir. Tabiatları bünyeleri fıtratları farklıdır. İş hayatında hamile bir kadını erkekle aynı şartlara tabii tutamazsınız. Çocuğunu emzirmek zorunda olan bir anneyi, bir erkek ile eşit konuma getiremezsiniz. Kadınları erkeklerin yaptığı her işi yaptıramazsınız, komünist rejimlerde olduğu gibi. Eline ver kazmayı küreği çalışsın, olmaz böyle bir şey. Onun narin yapısına ters düşer. Anadolu'da da böyle yapılmadı mı? O garibim analarımız ne çileler çektiler be, kamburları çıktı. Erkekte kahvede pişpirik oynasın zar atsın. "

Şimdi bu sayfada hiç yapılmamış bir şey yapacağım...Onun yukarıdaki görüşlerine katılacağım :) Yukarıdakilerin tamamına imza atarım. Klasik teoriye göre milyonlarca yıllık evrim süreci kadın ve erkeği fiziksel olarak birbirinden ayrıştırdı. Erkek envai cins hayvanları avlayan ve daha çok dişi elde etmek için dövüşen cins olduğu için fiziksel özelikleri gelişti, kuvvetlendi, çevikleşti, avını ağaçların arasında yakalamak için 3 boyutlu dünyayı daha başarılı algıladı. Bugün yapılan testlerde bu fark bilimsel olarak ispatlanabiliyor. Peki bu kadını erkeğe göre daha "zayıf" bir cins mi yapıyor? Soru bu...



 Hayır...Aksine kadının kuvvetli yönleri günümüz dünyasında çok daha değerli. Nedir onlar? Empati kurma becerisi, ikna kabiliyeti, anlaşabilmek, sevecenlik vs. Bunlar da yine evrim sonucunda gelişmiş özellikler ve sadece insanın dişisi özelinde gelişmiş değil. İnsan ırkının erkek ve dişileri arasındaki bu fark bir çok memeli hayvanda görülebiliyor. Genelde memeli hayvanların erkeklerinin daha kuvvetli olduklarını görüyoruz. Dişilerin ise ırkın devamını sağlayacak çocuklarına bakmakla ilgili özelliklerini geliştirdiklerini görüyoruz. Diğer dişilerin çocuklarına bakmak, çocuğunu beslemek ve korumak için müthiş efor sarfetmek vs. Peki bunları günümüz dünyasında değerli yapan şey nedir? Artık dünyamız avcılık ve savaşlar dünyası değil. Bakmayın siz dünyanın belli bir bölgesinin yanmasına, terörist saldırılara. Tarih boyunca insanlar insanları doğrudan katletmiştir evet, ancak ilk defa bu kadar az yoğunluklu bir dönem var. Çok değil bundan 30 yıl önce soğuk savaş dünyasının her yerinde iç savaşlar vardı. 70'lerin sonunda Kamboçya'da, 90'ların başında Ruanda'da ve Balkanlar'da milyonlar öldü, Afrika, Güney Amerika, Asya kan içindeydi. 90'larda ve 2000'lerin başında ülkeler topyekün başka ülkelere saldırıyordu, işgal ediyordu. Bugün kaosun hemen tümü bir coğrafyaya sıkıştırıldı. Orada dahi ölen insan sayısına bakıldığında 70'lerin, 90'ların yakınından geçmez. Emperyalizmin kan savaşlarının azaldığı dönemin kadınların yükseliş dönemine denk gelmesi tesadüf değildir. Klasik savaşların, ekonomik çekişme ile yer değiştirdiği dönem kadınların yeni cephede ileri sürülmesine yol açtı. İş hayatında yükselmeler, kadınların müdür, genel müdür, siyasetçi vs olmaya başlaması ekonomik savaşların tarafları için kaçınılmaz oldu. Kadınlar müthiş öngörüleri, ikna ve anlaşma kabiliyetleri ile yeni dünyanın yıldızları oldular. Günümüzde başarılı şirketlerin satış, insan kaynakları, müşteri ilişkileri gibi kritik ekiplerinin ağırlıklı olarak kadınlardan oluştuğunu görürüz. Dünyanın en başarılı ekonomisi Almanya'dır ve başında bir kadın vardır. Amerika'da first ladyler kocalarının siyasetinde her zaman kritik düzeyde söz sahibi olmuşlardır. Bazıları kocalarının başarılarını geçmiştir vs vs.

Hoş...Temelde tüm yukarıdakiler, kapitalizmin doymak bilmez emek açlığından kaynaklanıyor. Bir şekilde daha fazla çalışmak ve daha uzmanlaşarak çalışmak gerekiyor. Yani daha çok ve bilimsel emek sömürüsü gerekiyor ve bunu gerçekleştirebilmek için kadının yükselmesi allanıp pullanıyor, özendiriliyor. Kapitalizm bunu doğduğundan beri erkekler için yapıyordu zaten. Daha çok çalışmak terfi, para ve saygınlık ile ödüllendiriliyor. Bir erkeğin doğası gereği en çok istediği her şey veriliyor. Eskiden savaşlarda kahraman olmak terfi, para ve saygınlıktı şimdi şirketini %500 büyütmek böyle bir şey..neyse...

Dedik ya katılıyoruz diye malum zata...Lakin...

"Bizim dinimiz kadına bir makam vermiş, annelik makamı. Anneye bir makam daha vermiş. Cenneti ayakları altına sermiş. Babanın değil annenin ayakları altına koymuş. Annenin ayağının altı öpülür. Ben anacığımın ayağının altını öperdim. Anam nazlanırdı, anacığım çekme ayağını derdim, çünkü burada cennetin kokusu var. Bazen ağlardı. Anne başka bir şey. Ve makamların o ulaşılamazdır. Ama bunu anlayanlar olur anlamayanlar olur. Bunu feministlere anlatamazsın mesele, onlar anneliği kabul etmiyor. Ama anlayanlar yeter bize diyoruz, onlarla yola devam ederiz."

İyi bir şey 1 dakika sürse ağlarım. Hemen ardından gelene bak. Sen her şeye din penceresinden ve özellikle bir dinin bir mezhebi üzerinden bakmak zorunda mısın? En temel insani değerleri din ekseni dışında tanımlayan bir dünya görüşü olamaz mı? Annemizin değerli olduğunu anlamak için illa bir cennet kavramı ile özdeşleştirmemiz mi lazım? Yahu o beni besleyen, büyüten, koruyan, kollayan! Ben bu durumdaki iyiliği anlamak için inanmak zorunda mıyım? Makamları insanlara dinler mi vermiş? İslamiyetten önce kadınlarımız anne olmuyor muydu? Her güzel başlayan cümlenin sonunda senin gibi düşünmeyen bir kesimi ötekileştirmesen, üstelik bunu tamamen saçma bir öngörü ile yapmasan olmaz mı? Feministlerin anneliği red ettiğini nereden çıkardın? "Bunu feministlere anlatamazsın mesela" cümlesindeki "ben her şeyin doğrusunu bilirim diğerleri sadece beni anlamayanlardır" vurgusu nedir? "Ama anlayanlar yeter bize diyoruz, onlarla yola devam ederiz." nasıl cümledir? Nasıl bir ötekileştirme, dışlama manifestosudur! Bütün bunlar bir ara hatırlatma paragrafı atmamıza neden oluyor şimdi! Oku!

Bak! Bilal'e anlatır gibi anlatıyoruz!

Bu ülkede senin gibi düşünmeyenlerle, senin inancına, senin dünya görüşüne sahip olmayanlarla beraber dünyaya geldin ve onlarla beraber yaşamak zorundasın. Onlarla beraber yürümek zorundasın. Sen "demokratım", "özgürlükçüyüm" iddiasındaysan eğer kimsenin dini, dili, mezhebi, mezhebi, ırkı, cinsel tercihi, ailesi, sosyal sınıfı, dünya görüşü "kolkola ilerlemek" konusundaki seçim kriterin o-la-maz! Bu en temel insani gelişmişlik göstergesidir! Sen birileri ile beraber ilerlememek konusunda ısrarcı olursan ve sayısal çoğunlukları yettiği için sana inanmış "kolay" kitleleri onlardan koparırsan, ötekileştirdiğin kitleler de seninle ilerlememek için sonuna kadar mücadele eder. İlk başta sandıkta eder, sonra sokakta eder. Senin demokrasiyi sadece sandıktan ibaret sanmak pragmatizmin ülkemi kaosa sürüklüyor, tarihin en büyük ayaklanmaları yaşanıyor. Şükür ki hala ayaklananlar sadece sana karşı ayaklanıyor. Amaç hala önce senden kurtulmak. Bu yüzden halklar, kesimler birbirini öldürmüyor. Mücadele onlar ile seni koruyan ve adına devlet denen dönüşmüş, kukla olmuş yapı arasında. Ülke içinde bir "kolkola ilerlenecekler" ülkesi yaratma çaban devam ediyor ancak o bir ülke olamaz. Sen sana inananların, etrafına akbabalar gibi toplanmış müteahhitlerden oluşan yağma çetesine sorgusuz biat ettiği oligarşik bir düzen hayali ile yana dur. Asıl felaketin o sana inanmış kitleden gelecek. Basınınla kendince bir Kuzey Kore halkı yarattın. Tamamen yalanlardan oluşmuş bir dünyaya inanabilecek derecede naif ve maneviyatı yüksek insanlar normal olarak sana da inanıyor. Ancak unuttuğun şu! Kuzey Kore 100% kontrol altında ve bu yüzden oradaki herkes ülkelerinin dünya kupasında final oynadığını sanıyor. Biz senin kontrolün altında değiliz. Cumhuriyetin uğraşıp didinip yetiştirdiği kuşaklar dünyayı görüyor, biliyor. Sosyal medyayı kullanıyor. Kimse senin kitlen gibi "bir bildiği vardır" diyerek kabullenmiyor, araştırıyor, soruşturuyor, uyandırıyor, gerçekleri anlatıyor. Bir gün gösterdiklerimizi görmeyi günah sayan kitlen, ekonomiyi ayakta tutmak için seçtiğin basit rant ve yağma çarkı tükendiğinde, ötekileştirmeler, hayali imparatorluklar peşinde koşmaların neticesinde dökülecek kanlarla yüzleştiğinde acı bir uyanış yaşayacak ve gerçeği aramaya başlayacak. Biz orada olacağız. Her göstermeye çalıştığımızda başını sağa sola çeviren kitlen gözlerini dört açıp bugünlerde yazdıklarımızı okuyacak, görecek. Aldatılan kitlelerin öfkesi ne olur bilir misin? Bizimle "kolkola yürümek" senin hayrına olacaktı, sen diğerini seçtin.

Konumuza dönersek ve tamamlarsak...

Kadınla erkek eşit değildir ancak erkeğin kadına göre üstün yaratıldığını anlatan (Nisa 34) dini referanslara göre değil, evrim gereği böyledir. Kadının kapitalizmin en hunhar kölelik mesleklerinde ezilmesine karşıyız. En azından erkeğin fiziksel kuvvet farkının gerekmediği kadar teknolojik ilerleme sağlanana kadar, kadın madene inmemeli, inşaatlarda sert işler yapmamalı. Elbette emek yoğun işlerin hiç birinde kadınlar çalışmasın demek değildir bu. Ancak erkeklerin kaba parmakları yüzünden kadınlar kadar başarılı elektronik devre üretemediği kabullendiysek, kadınların da erkekten 4 derece daha düşük hissettikleri ortam ısısı yüzünden -20 derecede dağın başındaki bir karakolda saatlerce nöbet tutmaması gerektiğini de kabullenmeliyiz. Kadınlar kesinlikle devletlerin, şirketlerin yönetim kademelerinde erkeklerden daha çok yer almalı. Sağduyunun, öngörünün, müzakerenin, vicdanın gerektiği her meslekte kadınlar erkeklerden daha çok ve önde olmalı. Savaş durumları hariç bırakın taşa, toprağa sadece biz erkekler saldıralım...

Not: Ayrıca eğitimi ve inanç sistemi gereği kadını ağırlıklı olarak cinsel obje olarak gören kesimlerden kadını uzaklaştırmak kadını korumak değildir. Aksine onu cinsel objelikten, hiç ulaşılamayan veya teoride legal olarak sadece bir yolla yani sadece toplumsal olarak geçerli evlilik ritüeli ile ulaşılan bir cinsel totemliğe yükseltmek demektir. Pratikte ise bu uzaklaştırmanın çok daha kötü sonuçlara neden olduğunu görüyoruz. İçgüdüleri bastırmanın insanı getirdiği nokta kendi inancından olmayan kadını pazarlarda alıp satmaya kadar getirdiğini artık biliyoruz.

   

16 Kasım 2014 Pazar

İki "Fakir"in Hikayesi...




Jose Mujica...

Şirin orta Amerika ülkesi Uruguay'ın devlet başkanı...
3,5 milyonluk ülkesi bizden zengin! Kişi başına 16,500 dolar düşüyor. Bizde 15,300 (ppp)

2009 yılında 52% oyla iktidar oldu...
79 yaşında bir Ateist...
9 yıllık evli...
Çocuğu yok...
Çok fakir bir çiftçi ailenin çocuğu...
Militan bir devrimci...
13 yılını faşist iktidarların soğuk zindanlarında geçirmiş...
Başkanlık sarayında yaşamayı red etmiş...
Karısının şehir dışındaki minik kulübesinde yaşıyor...
Beraber çiçek yetiştiriciliği yapıyorlar...
1987 model bir kaplumbağası var...
Şöförü yok...
Koruması yok...
12,500 dolarlık maaşının 90%'nını bağışlıyor...
Kalan 1,250 dolarla yaşıyor ve diyorki:
"Bu kadar parayla idare ediyorum...aslında idare etmek zorundayım çünkü bundan çok daha az parayla yaşamak zorunda olan Uruguaylılar var."
Ülkesinde içki ve esrar serbest...
İnsani gelişim indeksinde 51 sırada...
Basın özgürlüğünde 37 sırada...
Kürtaj ve eşcinsel evlilik serbest...

Jose Mujica demiş ki...
"Uyum içinde yaşamamızın yolu herkesin kendisi gibi olması ve kendi kriterlerini başkalarına dayatmamasıdır"
"Alkolizm de dahil olmak üzere biri hariç tüm bağımlılıklar kötüdür. Tek güzel bağımlılık aşktır. Geri kalan her şeyi unutun."



Recep Tayyip Erdoğan

Malum ülkenin malum başkanı....

2014 yılında 52% ile Cumhurbaşkanı oldu...
60 yaşında sıkı bir "mümin"
36 yıllık evli...
4 çocuğu var...ellerinizden öper...
Kasımpaşa'da fakir bir ailenin çocuğu olarak doğdu...
Gençliğinde radikal islamcı gruplara üyeydi...
4 ay hapis yattı...koğuşunda derin dondurucu, buzdolabı, çamaşır ve bulaşık makinesi, çalışma masası, oturma grubu ve şofben koydu...
Cumhurbaşkanı olduktan sonra eski "Pembe Köşk"te kalmayı red etti...
1 milyar 370 milyon liralık şahane bir saray yaptırdı kendine...
Hey ay 700.000 bin liralık elektrik faturası var...
400 milyon liralık bir uçak aldı...
4 zırhlı araç, 1 jammer ve 10 sivil araçlık bir konvoyu var...
Herhangi bir yerde konuşma yapacaksa 1000 kişilik bir ekip tarafından korunuyor...
14.000 liralık Başbakanlık maaşı, Cumhurbaşkanı olunca 27.000 lira olmuş...
Geçen yıllarda Almanya Devlet Başkanına,  "Başbakanlık maaşı ile geçinemiyorum. Ticaret yapmasam aç kalırım. Siz ne kadar alıyorsunuz?" demişti...
Aç kalmamak için bol bol, aile boyu ticaret yapıyor...En alasından, her türlüsünden...
Ülkesi insani gelişim indeksinde 90.sırada...
Basın özgürlüğünde ise durum daha kötü...154. sırada
Kürtaj kısmen serbest, eşcinselliğin adı bile yok...

Recep Tayyip Erdoğan demiş ki...
"Kızlı erkekli öğrenci evi olmaz! Valilerimize talimat verdim, gereken yapılacak!"
"Her içki içen alkoliktir! AKP'li ise değildir!"
"Ben Taksim'e ne yapacağımı çapulculara soracak değilim!"
vs...
vs...
vs...


İkisi de fakirdi...biri hala fakir...hem de çok fakir...çirkin derecede fakir...
Hem gönlü fakir...
Hem aklı fakir.



10 Kasım 2014 Pazartesi

Karşı Devrimi Karşılıksız Bırakmanın Anahtarı Atatürk'ü İnsanlaştırmaktır.

Atatürk'ün en büyük başarısı, yüzlerce yıllık Osmanlı yozlaşmasına maruz kalmış, aklı rehin alınmış, kendini ümmet olarak tanımlayan bir topluma "Ulus", toplumu oluşturan her bir insana ise "Birey" olmayı öğretmek konusunda aldığı yoldur. Bunu döneminin şartları içinde yapılabilecek en yumuşak şekilde yapmıştır...ki onun bu yöntemleri bugünün değerleri için kuşkusuz çok serttir. Ancak durumsal ve dönemsel yargılara sahip olmamızı sağlayan yine onun bize öğrettikleridir. Eleştirmeden önce yapılması gereken onun döneminde dünyada yaşananları okumak bilmektir. Sözde dünyanın en medeni, en demokrat ülkeleri dahi sömürgelerinde sonsuz kıyımlar yaparken, onun ölümünden bir kaç yıl sonrasında koca koca mağrur devletler birbirine endüstriyel savaşlar açıp, toplu katliamlara girişirken, kibrit ucu kadar hassas dengelerin olduğu Anadolu topraklarında bir ulus yaratmak kolay değildir. Elbette onun takipçileri, onun kadar bilgili ve muktedir olamamışlardır ve devrimlerini aşındıra aşındıra, suistimal ede ede günümüzdeki berbat duruma kadar getirmişlerdir. Adına "Yeni Türkiye" dedikleri bu ucubenin Atatürk'ün 21.yy için Türkiye'ye öngördüğü organizasyon olmadığı açıktır. Ancak unutulmamalıdır, tüm bu pisliğin ve irinin temizlenmesinin yolu Atatürk'ün 1920'lerde ve  30'larda yaptığı devrimlere sarılmak, yeniden onları yürürlüğe koymak değildir. Dünya değişmiştir, hem de çok değişmiştir. Hayatta olsaydı, Atatürk gibi devrinin önünde giden bir liderin kuruluş dönemi devrimlerini, gelişim dönemi devrimlerine evrimleştireceği çok açıktır. O bir entellektüeldir ve entellektüeller içinde bulundukları topluma zamanın en ileri değerlerini gösterirler. Ben Atatürk'ün akla, mantığa ve bilime dayanan felsefesinin bir toplumun ileriye dönüşümü için bir zaruret olduğuna inanıyorum. Atatürk diktatör müydü? Kuşkusuz öyleydi...Atatürk elitist ve tepeden inmeci modernist miydi?  Kesinlikle evet...Atatürk keyfine çok mu düşkündü? Hem de nasıl!...Atatürk baskıcı mıydı? Öyle...Bugün geçmişe bakıp bunları söylemek çok kolaydır çünkü artık dünyaya farklı bir vicdan ve akıl penceresinden bakıyoruz. Aynı güncel akıl ve vicdan penceresinden günümüz liderlerine bakıldığında Atatürk'ün 1930'lardaki performansının yakınından bile geçemediklerini görürsünüz. Kabile tipi yağmacılık, talan, zorbalık, toplumu kutuplara bölmek, sonsuz din sömürüsü, ahlaksızlık güncel liderleri ve onların "Yeni Türkiye" dedikleri ucubeyi tanımlayan sıfatlar olmuştur.
Kurtuluş için Atatürk tarzı ancak farklı söylemleri olan bir devrim gereklidir. Belki yine tepeden inecektir, belki baskıcı olacaktır. Çağımızın liberallerini dehşete düşürecek kadar ürkütücü olacaktır. Ancak toplumsal zelzelenin durması için sepeti sallamak gereklidir. İçeride ne varsa tersyüz olacaktır fakat tüm taşlar yerine oturacaktır.
Bu yazdıklarım övgü mü, yergi mi diye düşündüğünüzü biliyorum. Düşünmeyin...Övgüdür. Sadece sembollerle konuşmadan, ululaştırmadan, onun istediği gibi, yani akıl süzgecinden geçirilmiş ve bir çok boyutu düşünülmüş bir değerlendirme sonucu ortaya çıkan kendimce bir övgüdür. Onu ve devrimlerini böyle değerlendirdiğiniz zaman, kendi akıllarındaki ortaçağ düzenini getirmek için onu günümüz ileri toplumların değerlerine göre yargılayıp duran ve ellerini ovuşturarak çözülüp, un ufak olmasını seyreden yağmacı tayfanın aşağılık ideologlarının bir anda boşa düştüklerini göreceksiniz. Şaşıracaklar ve çantalarında size verecek cevap setleri olmadığı için avala bağlayacaklar. Bugüne kadar bizim Atatürk'ü ululaştırmamızdan faydalandılar karşı devrimci denen bu aşağılık güruh. Onların yolunu kolaylaştıranlar ise hep sorgulamayan muhafazakar Atatürkçülerdi. Sorgulanmayan bir ululuk sembolünü yıkmanın yolu karşısına daha ulu semboller çıkarmaktır. Allah, peygamber, halife gibi. Eğer biz Atatürk'e yapıştırdığımız etiketleri sökmezsek savaşın sonu bellidir. Antitez olarak öne sürülen sembollerin çok daha kuvvetli, köklü olduğu gerçektir. Karşı devrimcilerin "Liderler korna ile uğurlanmaz, Fatiha ile uğurlanır!" argümanının toplumun geniş kesimlerinde kesin bir karşılığı vardır ve olacaktır. Korna ile Fatiha'yı yenemezsiniz. Yapılması gereken Atatürk'ü bu ucuz oyun alanından çekmektir. Dini öğretinin temeli karşıtlıklardır. İyi kötü, müslüman kafir, bizler onlar vs. Zıtlıklar olmadan zehirli ideolojilerini yayacak enstrümandan mahrum kalacaklardır. Bırakın onları kendi haline, antitez kadrosundan çıkarın Atatürk'ü ve nasıl başı koparılmış hamam böceği gibi kaldıklarını görün. Örnek mi istiyorsunuz? Bakınız ortadoğu! Bugün ortadoğu tüm aydınlanmacı, modernist felsefeyi yenmiş ve zaferin verdiği ivme ile iyice vahşileşmiş bir ortaçağ düşüncesinin esiridir. Karşısına çıkarılan veya kendi içinden çıkarılan tüm modern sembolleri yemiştir, parçalamıştır. Tüm coğrafya kana bulanmıştır ve tükenene kadar kan akacaktır. Ciddi bir İslam reformuna kadar kaos ve gözyaşı devam edecektir. Bu insan ve tabiat gereğidir. Eğer biz Atatürk'ü bu vahşi ideolojinin bir zinciri gibi tutmaya devam edersek, kudurmuş bir köpek sıfatına bürünmüş ideoloji bir asırdır yıprattığı zinciri koparana kadar debelenecek, daha kızgınlaşacak ve kopardığı andan itibaren dehşet salacaktır. Bu köpekleşmiş sıfatlara yeni, taze, kuvvetli bir zincir gerekmektedir. Onlar insan olduklarını anlayana kadar onları kontrol altında tutacak yeni bir zincir.
Peki bazılarının layık gördüğü üzere, Atatürk bu büyük İslam Medeniyetinin büyük reformisti olabilir mi? Maalesef hayır. İslam Medeniyetinin ileri doğru evrimleşmesi bir anda olmaz. Atatürk zaman kaybetmek istemediği için İslam'da reforma yeltenmemiş, İslam'ı birey seviyesine indirgeyerek kafasındaki modeli hemen uygulamaya koymuştur. Eğer takipçileri onun ideolojisini tam anlamış ve uygulamalarına devam etmiş olsaydı, hadi söyleyelim, adına demokrasi dedikleri çok partili sisteme zamanından evvel geçmiş olmasalardı, bahsettiğimiz reformun en azından bu coğrafyada gerçekleşmiş olması mümkündü. Ancak o tren kaçtı. Artık biz bizeyiz. İnsanın en ilkel formu ile karşı karşıyayız. İhtiyacımız olan şey yeni bir devrimdir. Bu kendimizi ilkele karşı korumak için gereklidir. Ortadoğu tükenip reform yaşanana kadar aydınlanmacılar korunmalı, hayatta kalmalıdır. Taptaze söylemlerle, emek, hak peşinde bir devrim gerekmektedir. Yine elitist, yine baskıcı olmalıdır bu devrim. Onyıllara yayılmalı ve geri dönülemeyecek noktaya geldiğinden emin olunana kadar sürdürülmelidir. Bu yeni devrim kendimizi İslam Medeniyetinin içinde bulunduğu kaostan uzak tutacak bir tampon olacaktır. Aksi takdirde ileri nesillere bırakacak tek bir özgürlük düşüncesi dahi kalmayacaktır. Özetle kendimizi korumanın yolu yine Atatürk tarzı, ancak söylemleri farklı yeni bir devrimdir.